“Ne insan hücreye sığabilir, ne hücre o kadar büyüyebilir.”

Nevin Berktaş, 12 Eylülden bu yana en uzun süre hapishanede yatan kadın mahkum. Nevin Berktaş 6 yıl fazla yatırılmış ve Avukatı, bu ‘hata’yı fark etmeseymiş bir buçuk sene daha yatacakmış. İnsan öldürme, hırsızlık ve benzeri suçlar işlemediğini az çok tahmin ediyorsunuzdur. Kendisi devrimci, suçu da devrimcilik.
Berktaş’ın, yattığı 22 sene içerisinde 12 Eylül sonrası var, ‘84,’96 ve 2000’lerdeki ölüm oruçları var. 22 sene böyle bir 22 sene yani…

Nevin Berktaş “paşa paşa” yatması icap ederken, tutmuş başına gelenleri, 12 Eylül işkencelerini, direnişlerini aktaran; F tipleri ile devletin ne yapmayı tasarladığını anlatan bir kitap yazmış. ‘İnancın Sınandığı Zor Mekânlar: Hücreler’ isimli kitabını bitirmesinden bir kaç ay sonra 19 Ocak cezaevi operasyonları olmuş. Bir nevi kitabı, kehanetinin içine doğmuş. Hikaye burada bitmediği gibi belki yeni başlıyor. Nevin Berktaş 12 Eylülle hesaplaşmak için koskocaman bir referandum yapan iktidarın döneminde, 12 Eylülün meziyetlerini anlatan kitabı nedeniyle yargılanır. 6 yıl alacaklı olmasına rağmen tekrar cezaevine girer. Allah’tan büyük bir kamuoyu tepkisi ortaya çıkar ki 6 ay sonra alel acele çıkartılır dışarı. Hâlâ kitabın cezasını alacaklı olduğu altı yıldan düşürmeye çalışıyor avukatları.
Dünya Yazarlar Birliği PEN’in Türkiye Merkezi 2011 PEN Duygu Asena Ödülü’nü Nevin Berktaş’a verdi… Güleryüzlü ve kişilikli mücadelesi için.

Hayat Televizyonu-Evrensel Gazetesi
Sevda Karaca- 2011-07-09

En uzun süre cezaevinde kalan kadın mahkumsunuz. Üstelik ‘hesap hatasıyla’ 6 yıl fazladan yatmışsınız, yani alacaklısınız devletten… 6 yıla ‘pardon’ mu dedi devlet?
Valla “Pardon!” dedi. ‘91’de bir yasa çıktı ama o yasayı bana uygulamamışlar.

O yasa tekrar tekrar ceza bindirmeyi engelleyen bir şey miydi?
Yok. Diyelim ki 2000’li yıllara kadar aynı suçu işlememesi gerekiyor. İşte bana o yıllarda işlemişim gibi infaz yakmışlar.

‘Yatarından’ fazla yatmışsınız yani?
Evet, o yatarın dışındaki süreyi de yatırmışlar bana! Sonra 2005’te bir yasa çıktı biliyorsun. O zaman avukatım nerede, niçin, ne kadar yatmışım diye hesaplarken o yasayı uygulamadıklarını ve 6 yıl alacaklı olduğumu fark etti. O yüzden 2007’nin şubat ayında tahliye oldum.

Yoksa daha da yatacaktınız öyle mi?
Mevzuu açığa çıkardıktan sonra bile bir yıl kadar uğraştırdılar. Eğer açığa çıkmasaydı 1.5 yıl daha yatıracaklardı beni.

Kitaptan ceza alınca herhalde avukatınız “6 yıl fazla yatmış onu hatanıza sayın” dedi. Kabul edildi mi?
Hayır daha etmediler! Beni bu oluşan kamuoyu nedeniyle bir şekilde bıraktılar.

Nasıl bıraktılar?
Resmi olarak şöyle açıklıyorlar; “Avukatı başvurmuştur, incelenmektedir. Sanık dışarıda olsa da bu olay incelenebilir.” Normalde beni almadan inceleyebilecekken aldılar. 5.5-6 ay olmuştu, bir gece ansızın bıraktılar.

6 yıl fazla yatırdıkları belli değil mi, neden ona mahsup etmiyorlar kitap cezasını?
Dosyam karışık geldiğinden algılamakta zorluk çekiyorlar, çok da uğraşmak istemiyorlar. Şaka gibi! O kadar kolay yatırıyorlar ki… Umurlarında olmuyor. Çıkar çıkmaz 6 yıl için tazminat davası açtım. Kabullenmek istemiyorlar, Yargıtay da reddediyor. Kabul edilmezse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gideceğim mecburen. Avrupa’ya uyum diye bir şeyler yapıyorlar ama zihniyet değişmedikçe hiçbir şey olmuyor. 12 Eylül yasaları aynen devam ediyor hâlâ.

En çok yatmış kadın mahkum rekoruna sahip olmak nasıl bir duygu?
Çok ağır bedeller ödendi ülkemizde ve ben bunların içerisinde sadece bir parçayım. Evladını yitirmiş analar, babalar; babasını, anasını yitirmiş evlatlar çok acı çekti. Uzun yıllar hapishanede olan annesi, babası sebebiyle çocukluğunu, gençliğini başkalarının yanında geçirmek zorunda kalan insanlar çok acı çekti. Emekçiler birçok şeylerini kaybetti. Bütün bunlar varken “Ben daha fazlasını ödedim” diyemiyorum. Tabii ki herkesin ödediği bedel kendine. Bunlar yaşanacaktı ve ben de bununla karşılaştım.

19 ARALIK BAĞIRA BAĞIRA GELİYORDU

Hücrelerle ilgili kitap yazma fikri nereden çıktı?
2000’li yıllarda burjuvazinin ekonomik ve siyasi programı çok ağır bir şekilde geliyordu. Böyle zamanlarda çok keskin vuruşlar yaparlar, özellikle hapishanelerde… Aklın alamayacağı, şok edici şeyler yapıp bununla da herkese ders vermek isterler. “Sesini çıkarana böyle yaparım” mesajı verirler. 19 Aralık böyle bağıra bağıra geliyordu. Zaten burjuva basını da bunun çığırtkanlığını yapıyordu. Bizlerin saray gibi hapishanelerde yaşadığı, oraları okul haline getirdiğimiz, örgüt elemanı yetiştirdiğimiz yalanları pompalanıyordu. Geniş kitlelere, “Bunlar hak ediyor” dedirtecek söylemlerde bulunuyorlardı. Tam o esnada kitap fikri doğdu.

Hesaplaşmak istedikleri içeridekiler olmamalı sadece, içerideki zaten elinde…
İkili yönü var; içeridekileri hem fiziken hem de fikirsel olarak yok etmek; bunları yaparken de diğerlerinin susmasını sağlamak. İçeridekiler kuşkusuz ki toplumun yetişmiş ve ileri insanları… Onların yok olması başlı başına mücadeleyi eksilten bir şey. İnsanın yetişmesi, belli bir bilince ulaşması öyle kolay olmuyor ve arkadan gelecek neslin yetişmesi de önlenmiş oluyor böylece.

Özel bir hazırlık yaptınız mı kitap için?
O dönem dediğim gibi hapishaneler çok fazla gündemdeydi… Başka ülkelerin hapishanelerinden örnekler veren, dizi yazılar hazırlayan gazeteler vardı… Hepsini didik didik okudum. Hücrede kalmış biri olarak hücreleri anlatmak istedim. Orada söylediğimiz her şey 10 yıl sonra bugün bir bir gerçekleşti.

HÜCRELER YAŞARKEN ÖLDÜRÜYOR

Söylediğiniz şeyler neydi?
“Bizi katletmeye geliyorlar, hazırlıklılar, öldürecekler… Bununla kitleleri susturmaya çalışıyorlar çünkü IMF’nin programını hayata geçirmeye hazırlanıyor burjuvazi. O yüzden de hapishanelere özel bir önem veriyorlar ve bunu bizi katlederek yapacaklar” diyorduk. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışını yok edeceklerini, ‘Tek başına rahat yaşatacağız’ dedikleri şeyin aslında insanları intihara sürükleyen, ağır hastalıklara yakalanmasına yol açan bir ortam olacağını” anlattık.

Normalde toplu yaşadıklarında birbirlerine hastalık bulaştırma riskleri daha fazla olmaz mı, neden tek başına daha fazla hasta olunur?
Hijyenik olarak bakıyorsak çok korkunç! Hücrede tuvalet ve banyonun hemen yanındaki masada yemek yiyorsunuz. Güneş girmiyor, son derece sıcak, basık, ya bir esinti bile yok ya da çok cereyanlı. Ağaç görmemek, çiçek görmemek… Yedi adımlık havalandırmalarda kendinizi bir kuyunun içerisinde hissediyorsunuz. Gökyüzü azıcık gözüküyor, yıldızları bile göremiyorsunuz. Sohbet edecek; sadece sohbet de değil şarkı söyleyecek, tiyatro yapacak, müzik çalışacak… Bütün bunlardan mahrumsun… Yıllarca tek başına bir odadasın, bu ceza değil yaşarken öldürmek. Hapishane içinde hapishane yani.

Eskiden içeride ‘suç’ işleyene hücre cezası verilirdi, hali hazırda hücrede olana ne cezası veriliyor?
Var olan mahkemelerin dışında hapishanenin içerisinde bir disiplin kurulu var. Müdür, başgardiyan, doktor vs. beş kişilik bir kurul. Sana “Suç işledin” diyor; görüş yasağı veriyor, telefon etmeni yasaklıyor, hiçbir şeysiz hücre cezası veriliyor. Bu da yetmiyor; dışarıdaki mahkeme seni tahliye etti mi, bu disiplin suçlarından sebep 3 ay, 5 ay, 1 sene sonra çıkan arkadaşlar var. Çok keyfi bir şekilde seni yeniden yatırmış oluyor.

Bir mektubunuzda “İnsan hücreye sığar mı?” diyorsunuz.
“Ne insan hücreye sığabilir, ne hücre o kadar büyüyebilir.” Düşünce özgürdür, onu ne kadar yasaklasan da, o kendine kanallar açar. O daracık yere seni istedikleri kadar hapsetsinler, düşünmeyi sürdürdüğünüz sürece de orası daracık bir mekan olmaktan çıkıyor. Cezalandırmak adına sizi oraya koyuyorlar ama bu niyetlerini bertaraf edecek bir hayat kurduğunuzda hücreler yıkılıyor. Bizim üzerimizde o duvarlar ama asıl ülke koca bir hapishane…

Avrupa’nın en büyük ‘adliye sarayları’ falan yapılıyor…
Dünyanın en kalabalık hapishaneleri bizde çünkü… Bütün bunlara; silahlanma ve sözde güvenlik dedikleri şeylere harcanan paralarla sağlığa, eğitime, sanata, şuna, buna katkı sağlanabilir. En belalı katiller, halk düşmanları son derece rahat yaşıyor, parlamentoda milletvekilliği ile ödüllendiriliyorlar genelde. Ben suçlu değilim, gerçekten değilim. Bu kadar yıl yattım ama ben ne yaptım ki? İnsanlık için uğraştım, daha iyi bir dünyada yaşayayım diye uğraştım. Ne adam öldürdüm ne hırsızlık, ne ahlaksızlık yaptım. Bütün bunların bilincinde olmak insanı güçlendiriyor işte.

Altı yılı cezaya sayacaklar mı diye uğraşıp dururken PEN’in Duygu Asena Ödülü geldi. Ne düşündünüz? Bir de şu çok güzel: “Kişilikli ve güler yüzlü mücadelesi için…”
Hapishanede yatanlar çok ağır şeyler yaşadığı için asık suratlı oldukları düşünülüyor genelde ama böyle değil. Aksine bu zorlukları yaşayanlar, hayatı seven, ona güler yüzle bakan insanlardır. Bunları yaşıyor olmak hayatı dışlamıyor aslında. Kuşkusuz PEN’in ödülü çok önemli. Çok büyük sahiplenme oldu kitap nedeniyle tekrar cezaevine girdiğimde…

O kampanya olmasa çıkarmayacaklardı belli ki!
Ödülü alırken: “Ölen ama yenilemeyenler, duvarın arkasında umuttan bir sevda örenler” adına almıştım çünkü onların ödülü aslında. Benim gibi bütün bu zorluklara göğüs gerenler ya da şimdi hayatta olmayanlar, bu kampanyaya sahip çıkanlar aldı ödülü. Onlar böyle ses getirici şeyler yapmasalardı bilmiyorum böyle bir ödül gelir miydi, çok iç içe bunlar.

BİZ KİMSEYE ZORLA ‘ENTERNASYONAL’ OKUTMAYIZ

Özellikle İstiklal Marşı’nın işkenceye dönüştürülmesi çok çarpıcı. Hoş, lig maçları da İstiklal Marşı’yla başlıyor memlekette!
Normalde hapishanelerde böyle uygulamalar yoktu, 12 Eylülden sonra başladı. Amacı ise “Sen tutsak değilsin, askersin ve asker demek üslerinin emirlerine itaat demektir.” Kaç yıl yatıyorsan o kadar askerlik yapacaksın. Önünü ilikleyeceksin, hazır ol da olacaksın, tekmil vereceksin, “komutanım” diyeceksin, her çıkışta aranacaksın, soyulacaksın. Nutuk’u ezberleyeceksin, sık sık “Ne mutlu Türk’üm diyene.” diyeceksin. Sen istediğin ya da onlar senin sağlığını düşündükleri için değil; onların zorunlu, işkence aracına dönüştürülen askeri sporu yapacaksın. Yemekten önce masalara oturup, bekleyeceksin, asker ya da gardiyan gelecek yemek duası yaptıracak. İstiklal Marşı da bu uygulamaların içindeydi. Uygulamaları baştan reddetmiştik. Buna göğüs geremeyenler yapıyordu ama bu korkunç bir kişilik hali getiriyordu insana. Onurun kırık, başın her zaman önde. Kim olursa olsun ona itaat etmeye başlıyorsun. Posası çıkmış, hiçbir şey düşünemeyen bir insan haline geliyorsun. Sen sen olmaktan çıkıyorsun.

Sorun tek başına İstiklal Marşı değil yani, söyletmekten amaçlanan…
Biz mesela Enternasyonal’i söyleriz ama bunu hiçbir faşiste zorla söyletmeyiz. Zorla kendi marşımıza saygısızlık ettirtmeyiz; istiyorsa, seviyorsa, yürekten, gönüllü söylemeli. İçeriği mutlaka bizim için önemliydi ama bizim sevdiğimiz bir marşı da zorla söylettirseler söylemezdik. O yüzden ölsem de söylemeyecektim.

Hiç söylemediniz mi İstiklal Marşı’nı?
Hiç…

DİRENDİKÇE KARAKTERİM GÜÇLENDİ

Kadın olarak bunları yaşamak daha da zor olmalı…
Muhakkak daha zor ama ben tam da onun içinde daha özgürleştim. Kadının mücadele içerisinde özgürleştiğini pratik yaşam bana çok çarpıcı öğretti. Bilinen bir gerçektir; bugün Kürt kadınları mücadele içerisinde çok büyük dönüşümler geçirmişlerdir. “Önce kadınları vurun” diye bir laf vardır ya… Kadınlara farklı davranıyorlar. “Bir kadının başı nasıl dik olabilir! Hele hele bir erkeğin yanında… Erkeğin direncini kırmak lazım ama kadınınkini kesin kırmak lazım. Ayrıca kadın gardiyanların ilgilenmesi gerekirken erkek gardiyanların sizin ihtiyaçlarınızı karşılaması… Bütün bunları kadın olarak yaşamak ağırdı. Direndikçe karakterim daha da güçlendi. Şimdi rahatlıkla söyleyebilirim; hayatın önüme çıkardığı bütün zorlukları yenebilirim, o gücü buluyorum kendimde.

İÇERİDE EN ZOR ŞEY SEVDİĞİNİ KAYBETMEK

Size en ağır gelen iş neydi bu 22 yıl boyunca?
İçeride en zor şey insanın sevdiklerini kaybetmesidir. O anlar bana her zaman ağır gelmiştir. Ölüm orucunda yoldaşım Fatih’in (Öktülmüş) ölmesi… O anı her hatırladığım zaman kötü olurum. En değerli insanlarımız katledildi ve bana içeride en ağır gelen şey bu oldu. O yüzden onların ideallerini hep yaşatmak istiyorum.

İNSANLIK SUÇU YAŞ FALAN DİNLEMEZ

Referandum yaptık, 12 Eylülü mahkum ettik… Neden hala 12 Eylülle hesaplaşan bir kitap ceza alıyor?
Kenan Evren’i, Tahsin Şahinkaya’yı çağırdılar, ‘yaşlılar’ falan diyorlar ama bizim yaşlılarımıza hiç acımadılar. Ayrıca insanlık suçları yaş falan dinlemez. İşkenceci Nazi subayları yaşları ne olursa olsun yargılandılar. 12 Eylül yasalarının bir ürünü olarak çıkmış kesimlerin onu yargılayamayacağı zaten çok açık. Aksine yargılıyor havasında bir aklama halleri var. Hâlâ “Paşam, paşam” diye ifadeleri alınıyor, dalga geçer gibi. 12 Eylül bu şekilde yargılanamaz ve yaşadığım sürece gerçekten yargılanmaları için mücadele edeceğim.