Flormar Değil Direniş Güzelleştirir/Röportaj

8 Mart yaklaşırken direnişin en güzelini ziyaret ettik. Sendikalı oldukları için işten çıkarılan ve 283 gündür patrona karşı direnen Flormar işçisi kadınlarla bir araya geldik; işten çıkarılma ve direniş sürecini konuştuk. “Güle güle dostlar, yine bekleriz” sloganıyla uğurlandığımız direniş alanındaki bütün işçilerin mücadelesini bir kez daha selamlıyor ve Flormar’ın değil direnişin güzelleştirdiği kadınlarla konuştuklarımızı sizlerle paylaşıyoruz.

İşten atılmalar nasıl başladı ve direniş süreci nasıl gelişti?

Hatice: İlk başta 12 arkadaşımızı sendikalı oldukları için işten çıkardılar, zannettiler ki onları işten çıkarınca hepimizin gözü korkar. Onların işten çıktığı hafta, onların işten çıkarılmasının da öfkesiyle, sendika üyesi olmayan arkadaşlarımıza hızlıca üyelik yaptık. O zaman daha bakanlıktan onay kağıdı gelmemişti, 1-2 gün içinde gelince hepimiz rahatladık. Sessiz geçen 2-3 haftanın ardından birkaç kişi daha işten çıkarıldık. Böyle olunca içerde kalanlar daha fazla soru sormaya başladı. Çünkü çıkarılanların işten çıkarıldığı yasa maddesi 25/2’ydi; örgüt propagandasından yüz kızartıcı suçlara kadar birçok şeyi kapsıyor bu madde.

Ayşe: Arkadaşların böyle bir maddeden dolayı işten çıkarılınca, hem şaşırıyor hem de rahatsız oluyorsun.Bu bizi kıran bir şey oldu. İçeride biz işten çıkarmalarının sebebini sürekli sorunca bu sefer toplu işten çıkarmalar başladı; 68 kişi tek seferde işten çıkarıldı. Zaten bir hafta geçmeden 132 kişi çıkarıldı.

Sizleri direnişe götüren koşullardan ve direniş sürecinden bahsettiniz. Elbette yaşanan pek çok sıkıntı tüm işçiler için ortak. Ancak işyerlerinde kadın işçiler erkeklerle kıyaslandığında farklı durumlara da maruz kalabiliyor. Flormar’da çalıştığınız süreç içerisinde bu farklılığı yaşadınız mı?

Ayşe: Tabi ki, zaten işe alınırken kadınlara evli/nişanlı mısın, evlenmeyi düşünüyor musun, hamile misin, çocuğun var mı gibi sorular soruyorlardı. Hamile kalmak iki yıl boyunca yasaktı. Sonradan öğrendik ki bu sorular erkek arkadaşlarımıza sorulmuyormuş. Ben 2007’de girdim işe, 2009’da ertesi gün hastaneye gitmek için şefimden izin alacaktım. Bana izin vermedi, sonra molaya çıktığımızda erkek arkadaşlarımızdan birisi elinde izin kağıdını sallaya sallaya geldi, ona üç gün kafa izni vermişler meğer.

Hatice: Özellikle molalarda çok sıkıntı yaşıyorduk. Biz kadınlar güdülen kısımdık. Bunu kendi ağızlarıyla söylediler. Amirlerimiz bize “Siz güdülmek istiyorsunuz” diyordu. Erkeklerin kapısı kilitlenmiyordu mesela, onlar zil çaldıktan beş dakika sonra çıkabiliyordu üretime. Ama biz daha zil çalar çalmaz gitmek zorundaydık. Bir zaman sonra molada telefonla konuşurken bile amir yanıma geldiğinde telefonu kapatma ihtiyacı hissediyordum. Biz güdülen kısımız yani, üretime götüreceksin, molaya çıkaracaksın… Erkeklere aynı muameleyi yapmıyorlar.

Ayşe: Şimdi dışarıda olduğumuzdan bunları rahatlıkla söyleyebiliyoruz ancak içerideyken böyle konuşmak imkansızdı. Ağzımızı açar açmaz “Benim sözümün üstüne söz söyleme!” denilerek kesiliyordu sözümüz. Erkek arkadaşlar telefonla arayıp işe gelmeyeceklerini söyleyebilirken biz izinlerimizi bile kullanamıyorduk.

Hatice: Evet, benim mesela hastane radevum vardı, bir hafta önceden karnım ağrımaya başladı, nasıl izin alacağımı düşünüyordum. Oysa gelmediğimiz gün zaten maaşımızdan kesiliyordu. Onlardan bir iyilik istemiyorduk, ama önce azarlanıyorduk, sonra izin veriyorlardı.

Peki hala içeride çalışan sendikalı arkadaşlarınız var mı? Onlarla bu süreçte iletişiminiz nasıl, sizi destekliyorlar mı?

Ayşe: 100 kişi var şu anda içeride. Ancak onlar sessiz bir şekilde bekliyorlar. Biz direnişe başladığımızdan beri maaşlarında, primlerinde yükselme oldu. Normalde bayramda almaları gereken parayı, şu anda patrona bağlılık payı adıyla veriyorlar işçilere. Direnişi kırmak, içeride kalan arkadaşlarımızla aramızı bozmak istiyorlar. Sürekli toplantılar alıp bizim hakkımızda sorular soruyor, bizi kötülüyorlarmış. Bunları duyuyor, öğreniyoruz. Ancak arkadaşlarımızı ses çıkarmaya ikna etmemiz çok zor. Flormar işçileri memnun ediyor ki direnişe katılmasınlar. İşçiler de memnun, çünkü şimdiye kadar yaşadıkları sıkıntıların çoğunu bu süreçte yaşamıyorlar. Onların düşüncesine göre sendika fabrikaya girerse hepimiz hakkımızı almış olacağız, tabi onlar da… Ama işe geri alınmazsak da mevcut işlerini korumak istiyorlar.

Biz de onlardan bu süreçte çok bir şey beklemiyoruz aslında. Sendikalı olduklarını belli etmesinler, bizi savunmasınlar gerekirse. Bizim için önemli olan sendika üyeliklerini çekmesinler. Üyeliğini çekmeye başlayanlar oldu.

Bu alanda nasıl zorluklar yaşıyorsunuz? Polisler ya da patron nasıl bir tutum içinde?

Hatice: Bu alan öncesinde bu şekilde değildi. Yeşil çitler yoktu, tel örgüler yoktu, patronları sigaraya çıktıklarında görebiliyorduk. Ana kapıyı da sonradan siyah paravanla kapadılar, aynı şekilde güvenlik kulübesini de. İçeriyle bağlantımızı tamamen kestiler. Direnişin soğuk günlerinde ısınmak için çadır kurmuş ve ateş yakmıştık. Polisler önce çadır kurmamızı yasakladı; sobamızı, ateşimizi söndürmek istediler. Kaymakamlık ve valilik kağıt göndermiş yasak diye. Aynı zamanda “Kaldırım patronundur” denildi, kaldırımda beklememiz de yasaklandı. Polisler her gün bizimle buraya geliyor ve biz ayrılıncaya kadar bekliyorlar.

Peki direnişinize gösterilen dayanışma ne boyutta? Burada bir gününüz nasıl geçiyor?

Hatice: Asla yalnız değiliz, hep misafirlerimiz var. Gün içinde mutlaka gelen oluyor; beraber halay çekiyor, sohbet ediyoruz. Gelenler genelde alanda böylesi bir neşeyle karşılaştıklarından hem şaşırıyor hem mutlu oluyor. 8 Mart’ta da bizleri yalnız bırakmayacağını söyleyen bir sürü kadınla şimdiden iletişim halindeyiz.

Önümüzdeki süreçte planladığınız ve yapmayı istediğiniz bir eylem var mı?

Hatice: Aslında biz en başından beri direnişimiz yalnızca fabrika önünde kalmasın istedik. Flormar mağazalarının önüne gitmek, müşterileri boykota çağırmak iyi olur diye düşünüyoruz. Ancak bir yandan da her birimizin davası sürdüğü için bu eylemler dava sürecini olumsuz etkileyebilir mi diye soru işaretleri var. Daha önce bu şekilde katıldığımız eylemler de oldu. Onun dışında röportaj yapmak için, etkinliklerde direnişi anlatmak için aramızdan farklı yerlere giden arkadaşlar oluyor. Hepsini önemsiyoruz ancak burayı da boş bırakmamak gerekiyor. O yüzden etkinliklere topluca katılmıyoruz. Burada her zaman bekleyen birileri oluyor.

8 Mart’a dair kadınlara iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Biz 283 gündür direnen emekçi kadınlar olarak, emeğe ve direnişe saygı duyan bütün kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyoruz.

Dijiseksüel: Yeni Bir Cinsel Yönelim mi Yoksa Aldatmaca mı?

Son günlerde internette dolaşan haberler, gün aşırı yayınlanan bilimsel makaleler, yayınlanan filmlerle yaklaştığı söylenen bir gerçekliğin hayatımızda yaratacağı değişiklikler üzerine konuşuluyor. Yapay zekalardan bahsediyorum. Elon Musk ve Mark Zuckerberg gibi popüler karakterlerin konuyla ilgili bahsettikleri belli başlı bazı başlıklar (pek çoğu on yıllar önce çeşitli bilim kurgu filmlerinde çok defa söylenmiş olan) bir yana, meselenin felsefi/politik bir kısmını işgal eden ve bu şekilde gündemimize giren farklı tartışmalar da söz konusu.

Dijiseksüel/Roboseksüel

Kelimenin ortaya çıkışı Manitoba Üniversitesi’nden Neil McArthur ve Wisconsin Üniversitesi’nden Markie Twist’in bir makalesine dayanıyor. Zaman içerisinde yapay zekaların ve farklı robotların hayatımıza girmesiyle yeni bir cinsel yönelimin ortaya çıkabileceğinden bahsediliyor. Gerçek insanlardan uzaklaşan ve yalnızca robotlarla ve yapay zekalarla ilişki kuran insanların yeni bir cinsel yönelim üretebileceklerine değiniliyor. 2017 yılında MIT Press’ten çıkan “Robot Seks; Etik ve Sosyal Öneriler” adlı kitabında ise Neil McArthur, meseleyi genişletiyor ve “Artık sanal seks döneminin başladığını kendimizden emin bir şekilde söyleyebiliriz” diyor.

Konu hakkında yazılıp çizilenler, yoğunluklu olarak iki ana başlıkta toplanarak değerlendiriliyor. Birinci dalga dijiseksüelllikte cinsel ihtiyaçların Tinder, Skype, Snapchat vb. dijital ortam aracılığıyla giderilmesine ilişkin tartışmalar yapılırken ikinci dalga; sanal gerçeklik, geri bildirime dayalı farklı sosyal etmenleri de içinde barındıran bir süreci öngörüyor. Sanal ortamların bir araç olarak ya da tatmin sürecinin kendisi olarak değerlendirildiği birinci dalga dijiseksüelliğe dair yazılar yayınlamış ABD’li gazeteci Emily Witt, araştırmasında yaygın bir eğilim keşfetmiş. Witt’e göre bu tür platformların kullanılması yoğunluklu olarak kişinin cinsel ihtiyaçlarını karşılayacak kişiyle karşılaşması ve süreci hızlandırması esasına dayalı. Sanal platformların bu şansı artırmasıyla ya da halihazırda kurulan ilişkiyi hızlandırmasıyla doğru orantılı olarak gün geçtikçe kullanımının da yaygınlaştığından bahsediyor. Witt, sanal ya da gerçek bunun etik bir sıkıntı yaratmadığı konusunda ikinci nesil dijiseksüellerle hemfikir.

İkinci nesil dijiseksüelliğe ilişkin konuşulanlar ise pek çok soru işaretini beraberinde getiriyor. Öncelikle söylemek gerekir ki henüz bu sürecin tamamlanması bütünsel bir gerçeklik taşımıyor. Zira cinselliğin sağlanacağı yapay zekalı robotlar üretilebilmiş değil. “Real Doll Company” gibi birkaç şirket gerçekçi robotları üretmeye çabalıyor ancak pek bir ilerleme kaydettikleri söylenemez. Bir robotu standart bir insan gibi yürümesi, hareket edebilmesi için tasarlamak robot teknolojisinin karşısındaki en büyük sorun olmayı sürdürüyor.

Gerçek Zekaların Çözemediği Sorunlara Çare Yapay Zeka Mı?

Peki ya henüz gerçekliği dahi yokken yapay zekaya sahip seks robotlarının insan cinselliğini değiştireceği yorumları ve yeni cinsel yönelim tespitleri yapmak ne anlama geliyor? Bir reklam kampanyası mı yoksa erkek egemen toplumla ilgili sorunlara ilişkin çözüm umudu mu? Belki de her ikisi birden, ancak biliyoruz ki içerdiği anlamlar itibariyle daha fazlası…

Olasılıklar üzerinden yapılan konuşmalar irade tartışmalarını gündeme getiriyor. “Robotların iradesinin tanınıp tanınamayacağı” konu hakkında akla gelen ilk tartışmalardan biri. Kanadalı astronom David Levy 2007 yılında yayınladığı “Robotlarla Aşk ve Seks” isimli kitabında, 2050 yılında robotlarla ilk evliliğin yapılabileceğini iddia ediyordu. Ama o kadar uzaklara gitmeden de buna benzer girişimlere rastlamamız mümkün. 2012 yılında Seattle’da, Angela Marie Vogel ile bir heykel arasında gerçekleşen evlilik çok gündem olmuştu. Çağrılan papazın herhangi iki insan arasındaymış gibi kıydığı nikahın ardından, üst makamların araya girmesiyle evlilik iptal edilmişti. Sonrasında Vogel’in tepkileri pek yankı uyandırmasa da “cansız bir varlıkla” evlenilebileceği hatta bunun belki toplumsal bir meşruluk kazanabileceği bile gösterilmiş oldu. Geriye irade meselesi kalıyordu, konuşamayan ve “iradesi”ni belli edemeyen bir varlıkla ilişki kuramıyoruz tamam, peki ya sözkonusu “evet” diyebilen bir varlıksa?

Bütün bunların yanında dijiseksüel kavramı terkedilmiş, depresif kişilere ya da partner bulmakta zorlananlara da başarılı bir alternatif olarak sunuluyor. Bu robotlar endüstrinin bir parçası haline gelip seri üretime geçtiğinde öncelikli tüketicilerini oluşturacak olan bu insan grubuna yapay zeka robotlar, yalnızlıklarına çare olarak sunuluyor.

Peki robotlar başka ne için kullanılabilir? Acaba insanların “kontrol edilemez” olduğu iddia edilen cinsel isteklerine, karanlık arzularına tatmin sağlayacak araçlar olabilir mi? Şiddetin cinselliğin bir parçası olarak görüldüğü, aynı şekilde deneyimlendiği ve aktarıldığı sürece bu tip soruların soruluyor olmasına da şaşmamak gerek. Kadınların erkek iktidarlar tarafından her gün katledildiği, taciz/tecavüze uğradığı bir gerçeklik içerisinde, bu eğilimleri ortadan kaldırmak yerine alternatiflerini yaratmaya çalışmak tam da erkek egemenliğinin sürdürücüsü olmak anlamına geliyor.

Hatta farklı bir pazar olarak “normal” insanlar için de bir tercih olabilmesi amacıyla robotlar; “asla sahip olunamayacak deneyimlere” ulaşmada bir araç olarak sunulmaya başladı bile. Çekilişi amacıyla böyle yorumlar yapmanın fazla olacağını kabul etmekle beraber, “Her” ya da “ExMachina” gibi filmlerle, her gün yayınlanan sansasyonel haberlerle, “bilimselliğine” vurgu yapılan çalışmalarla anlatılmak istenen nedir?

Dillendirilmeyen gerçeklik erkek egemenliğinin alt edilemeyeceğine (ya da edilmemesi gerekliliğine) ilişkin bir önkabulden başka bir şey değildir. Çünkü eğer taciz/tecavüz ve şiddet tamamen ortadan kalkarsa, bunu siyasi iradesini korumanın bir parçası olarak yapan devletin “kirli işlerini” yaptıracağı kimse kalmaz.

Yapay zekaların kurtaracağı ilişkilere, vaadettiği “farklı” deneyimlere karşı ise hayatın gerçekliğini savunmak, mücadele etme sorumluluğuyla bizi bir kez daha düşünmeye davet ediyor. Yapay zekalarla görünmez kılmaya çalışmak yerine taciz/tecavüzün kendisiyle hesaplaşmalı; onu insanlar arası ilişki biçimlerini dönüştürerek yıkmalıyız. Bu tip yeni nesil söylemleri kadın mücadelesinin temel savlarından biri olan “taciz,tecavüz ve şiddetin erkek egemenliğiyle ilişkili olduğu” savına yönelmiş bir tehdit olarak görmek gerekiyor. Kendi yaşamına, kendi ilişkilerine yabancılaşmış insana verilebilecek tek gerçekçi çözüm önerisi hayatının üzerine tekrar düşünmesi ve mücadele etmesinden geçiyor.

Queer Teori Tartışmaları(1): Kimliklerin Reddi mi Stratejik Özcülük mü?

Queer Teori Tartışmaları yazı dizimizin ilk bölümünde bu teoriyi kimliksizleşme olarak yorumlayan, buna karşı kimlikleri yapıbozuma uğratma olarak tanımlayan ve queerin özcülük/kimlik karşıtı politik duruşunu eleştirel bir bakış açısıyla ele alan düşüncelerin birkaçına yer vereceğiz.

Queer teori terimini ortaya koyan Teresa de Lauretis, araştırmalarının merkezine cinsiyet kadar ırk kavramını da koymuştu. Ancak queer teori, günümüzde var olan queer teorilerinin çok azının ırktan bahsediyor olması gerekçesiyle eleştirilir. Eleştirinin temellerinden biri de belli başlı teorisyenlerin çoğunun beyaz olmasıdır ve teorinin beyazlaştırıcı olduğunu söyleyenler vardır.

“Sabit cinsel kimlik kategorilerini reddetmeye çağrı yapan queer düşünceler, kişinin hayatta kalması için elzem olan geleneksel toplumsal kimlikleri ve toplumsal bağları göz ardı ediyormuş gibi görünüyor.” diyen queer teorisyen Cathy Cohen, queer alanındaki teorik araştırmalarda ırkın da en az toplumsal cinsiyet ve cinsellik kadar dikkatle ele alınması konusunda Lauretis’e katılıyordu. Cohen’in düşüncesinde cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılık ile ırk ve sınıf ayrımcılığı aynı şekilde ele alınmalıdır.

Queer teorisyen Gloria Anzaldua, ırk kategorilerinin, insanların tanımlanıp denetlenmesinin en önemli biçimlerinden biri olduğunu söyler ve ona göre ırk, bireylerin yaşamları için en az cinsiyet kadar belirleyici bir kimliktir.

Kimliksizleşme ya da Kimlikleri Yapıbozuma Uğratma?

Queer teorinin bilinen isimlerinden Michael Warner’a ve daha birçoklarına göre queer, “özü olmayan bir kimlik” olsa da başka birçok queer teorisyene göre kimliğin ya da özcülüğün dışlayıcı bir etkisi vardır. Butler başta olmak üzere birçoklarının karşı çıktığı da bu dışlayıcı etkidir. Bahsi geçen kimliğin kimleri temsil ettiği, kimleri dışarıda bıraktığıdır asıl sorun.

Butler siyah, beyaz, kahverengi, gey, lezbiyen, kadın, erkek vb. tanımların kullanılmasına karşı değildir ama bu tanımların kullanımında daima risklerin açığa çıktığının farkında olunması gerektiğini söylemiştir. “Siyah kadın” olmak ile “beyaz kadın” olmanın aynı şey olduğunu kabul eder. Ona göre, bu tanımların tarif ettiği kalıplar kabul edilmemelidir, sınırları silikleşmelidir yoksa mutlaka birileri dışlanır. Önerdiği tam olarak kimliksizleşme değil -kendi tabiriyle- kimlikleri yapıbozuma uğratmaktır.

“Stratejik Özcülük”

Eleştirel queer teorisyen Gayatri Chakravort Spivak ise -sadece ırksal olarak değil- her türlü gerekçeyle marjinalleştirilmiş grupların zaman zaman kendilerini özselleştirmelerinin geçici bir avantaj sağlayabileceği düşüncesine dayanarak “stratejik özcülük” kavramını geliştirmiştir. Ortaya çıkışının ardından “post” teorilerde sıkça kullanılmaya başlayan stratejik özcülük, grupların içindeki bireyler arasında farklılıklar ve anlaşmazlıklar olsa da amaçlarına ulaşmak ya da asimilasyonu engellemek için bazen grup kimliklerinin öne çıkarılabileceğini, özselleşmenin bir yöntem olabileceğini anlatır. Spivak bu kavramın ortaya çıkışından bu yana özcülüğü destekler gibi kullanılmaması gerektiğini vurgulamıştır.

Spivak, günümüzde her kimliğin yapısının radikal bir şekilde yeniden çözümlenebileceğini; bu kimliklerin özcülüğünün apaçık hayal ürünü olduğu gerçeğinin farkındalığındadır. Hayal ürünü de olsa dünya hala bu özcü kimliklerle dönüyorken gerçek değişimler ortaya koymak amacıyla politik bir çıkar için stratejik olarak kullanmayı önermiştir.

Stratejik özcülük sabit kimlikleri yeniden tartıştırmıştır. Alan Sinfield, kimlik politikaları temelinde yapılan LGBTİ hakları kampanyalarının “kazanım”larından bahsederek belki de kullanılabileceklerini; Elizabeth Grosz ve bazı başka teorisyenler ise politik olarak “kazanım” isteniyorsa hem kimlik hem de queer politikasının kullanılması gerektiğini iddia eder.

Gayatri Spivak’ın 1988’te yazdığı “Madun Konuşabilir mi?” kitabındaki “kahverengi kadınları kahverengi adamlardan koruyan beyaz erkekler” tespitini bir adım öteye taşıyan ve kendisini kahverengi queer bir feminist olarak tanımlayan Sara Ahmed “kahverengi kadınları kahverengi adamlardan koruyan beyaz kadınlar”dan bahsederek hakim feminist algıyı eleştirir. Spivak’ın kavramı bu noktada girer devreye; kahverengi kadınları kahverengi ya da beyaz adamlardan korumanın kahverengi kadınlar tarafından gerçekleştirilmesinin mümkün olduğunu savunur. Meydan Gazetesi’nin 7. sayısında “Hindistan’ın Pembe Giymiş Kadınları: Gulabi Çetesi” başlıklı yazıda anlatılan Gulabi Çetesi, Spivak’ın önerdiğine; madunlar için stratejik özcülüğe örnek verdiği bir örgütlenme modelidir. (Spivak madun kavramıyla “yurttaşlık yapılarına erişimi olmayan kişi”yi kasteder.)

Ataerkil Ritüeller (1): Sünnet

Kadınlar hep masallarda anlatıldığı gibi prensler tarafından kurtarılmadı. İnsan soyunun ağaçlardan inip yaşamını iki ayak üzerinde sürdürmeye başladığı zamanlarda bile kadınlar, doğurganlığıyla ayrıcalıklı bir konumdaydı. Yaşamı temsil eden birer tanrıçaydı kadın. Doğayı, bereketi, toprağı, canlılığı ve verimliliği simgelerdi. Topluluğun ihtiyaçlarının temininde ve adaletli bir biçimde dağıtılmasında söz sahibiydi.

Cinsiyet ayrımı olmadan yaşanan binlerce yılın ardından ne zaman ki merkezi iktidarlar toplumsal yaşamı kontrol etmeye ve üretim ilişkilerini yönlendirmeye başladı; kadın da toplumdaki konumunu yitirdi, erkeğin boyunduruğu altına alındı. Bereket Tanrıçası Kibele de yerini Bereket Tanrısı’na bıraktı. Yunan mitolojisinde Dionysos ile Afrodit’in oğlu olan Bereket Tanrısı Priapos, Roma uygarlığında fiziki aşkın ve erkekliğin sembolü oldu.

Peki erkeklik ne? Çağlar boyunca erkeklik savaşlarla, kahramanlıklarla eş tutulmuş. Toplumdan topluma küçük farklılıklar taşısa da genelde “zayıf” olan kadının koruyucusu ve aşığı, “güçlü” olan devletin bekası için savaşan bir askeri, “yüce” tanrının sadık bir kulu olarak anılır erkek. “Namus” ve “şeref” ile anılır.

Ama erkeğin erkekliğini kanıtlaması şartıyla. Çıktığı avdan iyi bir avla dönecek! Eşine karşı iktidar olacak, kanlı çarşafı getirecek!

Çocukluktan erkekliğe geçişte de sünnet olacak. “Oldu da bitti” denecek!

Sünnet’in Kökeni

Sünnetin ataerkil dönem öncesinde Afrika kıtasında ana tanrıçaya adak adamak için toplanan erkeklerin cinsel organlarını keserek sunağa atmasıyla başladığı düşünülüyor. Bu gelenek Hititlerde, Azteklerde, İbraniler ve Fenikelilerde, Sümerlerde ve eski Mısır’da da sürer. Eski Mısır’da toplumsal statü belirlemek için bir araca dönüşür ve yalnızca tutsaklara ve kölelere uygulanır. Ayrıca kesme işleminde de değişikliğe gidilerek yalnızca penisin ucu kesilir. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan mumya ve mezar kalıntılarında bu değişiklik çok net olarak görülmektedir.

Firavunun sarayında bir soylu olarak doğan Musa -ki soylu olduğu için sünnet olmamıştı- kendisine inananları, tanrının vaat ettiği topraklara erişmek için tanrıyla bir anlaşma yapmaya ve anlaşmanın işareti olarak da sünnet olma geleneğini yahudilere taşır. Bu durum yahudilerin kendilerini seçilmiş olarak görmelerine yol açar.

Yahudilikte Lilith ile ilgili anlatılara da rastlanır. Bütün kötülüklerin anası kabul edilen Lilith’in sünnetli erkeklere dokunamadığı düşüncesi, yeni doğan erkek çocukların 8. günde sünnet edilmesinin gerekçesine temel yapılmıştır. Ayrıca sünnetin mastürbasyonu önlediği ve şeytan olarak kabul edilen Lilith’in çocuklarının doğmasına engel olduğu inancı bugün bile mevcuttur.

Hristiyanlıkta İsa sünnetlidir ama onun getirdiği din sünnetli olmayı emretmez. Hristiyanlığın ilk zamanlarında din büyüklerinin yaptığı bir tartışmada “kurtuluş için tanrısal hukuka bağlı olmanın gerekmediği” kararı alınınca bu hukukun bir parçası olan sünnet de İsa’ya inananlar için şart olmaktan çıkar.

İslamiyette ise sünnet, peygamberin söz ve davranışlarına verilen bir isim aynı zamanda. Muhammed’in sünnet olup olmadığı net olmamakla birlikte ve bu yönde dini bir emir olmamasına rağmen sünnet olmak, bu dine inananlar için olduğu kadar bu dinin yayıldığı topraklardaki her erkek için zorunlu hale gelmiştir. Sünnet olmayan müslüman bir erkek düşünülemez!

Erkekliğin Olmazsa Olmazı!

Peki nasıl oldu da ana tanrıçaya adak adamakla başlayan ve farklı dinlerde farklı uygulamalarla gerekli dahi bulunmayan sünnet bizim coğrafyamızda erkekliğin vazgeçilmezi halini aldı?

Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar yayılan ve Batı’nın “barbar”, kendisinin ise “savaşçı” diye nam saldığı bir toplum elbetteki militarist davranış kalıplarıyla hareket edecektir. Başta her zaman ulu bir hakan ya da sultan ve onun altında sorgusuz sualsiz uygulayıcı teba. Günümüzde de reis ya da başkan ve yine devletin bekası için kurşun yiyen ya da kurşun atanlar… Bütün bu motivasyonu eksiksiz sürdürmek, savaşan insanların -ki bunlar yalnızca ve yalnızca erkeklerdir- sefere, cenge, harbe gidişlerini, ardından da gazi ya da şehit oluşlarını normalleştirmek gereklidir. İşte erkekliğe ilk adım atmak olarak lanse edilen sünnet ve bunun seremonisi hiç sorgulanmadan tekrarlandıkça hem süregiden erkek egemen anlayışa bir çivi daha çakmakta hem de sünnet edileni bir sonraki büyük seremoniye, askerliğe geçişe hazırlamakta.

Sünnet, bu topraklarda kanunen zorunlu; dinen de farz olmadığı halde toplumsal olarak öyle kuvvetli bir karşılık bulur ki kendine göre bir ritüel olmanın çok ötesinde erkeğin ve ailesinin sonraki yaşamını belirleyen bir hal alır. Kişi günümüzdeki adıyla söylersek mahalle baskısı yüzünden evlenemez bile. Alay ve utanç konusu olur.

Oysa sünnet olan erkek çocuk böylesi bir yaptırımla karşılaşmadığı gibi aksine ilgi ve övgü ile karşılanır. Çocuk, “pipi”sini rahatlıkla gösterebilme meşruluğunu edinir. Ailesi bunu, onur ve gurur kaynağı görür.

Vücut Bütünlüğüne Saldırı

Sünnet, çoğu zaman sağlık ya da hijyen gibi gerekçelerle savunulmaya çalışılsa da günümüzde birçok ülkede tartışıldığı gibi “kişinin vücut bütünlüğüne bir saldırı”dır. Penis üzerindeki derinin kesilip atılması olan sünnet en başta doğal olana bir müdahale anlamını taşır. Oysa regl, doğal bir döngü olmasına rağmen ayıp sayılmakta, gizlenmekte, konuşulması bile istenmemektedir. Bu bile sünnetin cinsiyetçi bir ritüel olduğunu bariz bir şekilde göstermektedir.

Vücut bütünlüğüne saldırı konusunda bir mahkeme kararı tartışmayı alevlendirdi. Almanya’nın Köln şehrinde görülen bir dava sonucunda mahkeme, din kaynaklı erkek sünnetini “beden yaralaması” olarak tanımladı. Bu karar, ülke içinde olduğu kadar ülke dışında yaşayan müslüman ve yahudilerde “infial” uyandırdı. Öyleki bu kararın din düşmanlığı yaptığını düşünenlerin sayısı hiç de az değil.

Sünnet Şeytani Arzuları Törpülüyor!

Benzer bir düşünceyle yola çıkan İzlanda, sünneti ülke içinde komple yasaklamayı hedefliyor. Kaygı Almanya’dakine benzer. Çocuğun haklarının, dini haklardan önde geldiğini düşünen İzlanda meclisine seçmen de destek verirken bir tek dini kesimlerden tepki geldi “doğal” olarak!

Sünnet için yapılan müdahalenin kişinin cinsel arzusunda belirli bir azalmaya yol açtığı ile ilgili yapılan araştırmalar sünnetin bu “şeytani” arzuları törpülemek için din büyüklerince uygulatıldığını da düşündürmektedir. Bazı coğrafyalarda bugün hala uygulanan ve pek çok kadının kan kaybından ölümüne yol açan kadın sünneti de böyle bir dini amaç taşımaktadır.

Sünnetin şeytanla ilişkilendirilmesi yalnızca din otoritelerinin değil zaman zaman devlet yetkililerin ve siyasetçilerin de başvurduğu bir yöntem. Devlet, başta Kürt özgürlük mücadelesi olmak üzere tüm toplumsal muhalefeti halkın gözünde zayıf ve güçsüz göstermek, aşağılamak ve değersizleştirmek için katlettiği devrimcilerin sünnetsiz olduğu şeklinde haberler servis etmekte, bu yönde açıklamalarda ve beyanlarda bulunmaktadir. Böylece sünnet, devletin en yüksek makamınca da savunulmakta; sünnet olmama durumu ise “resmen” kötülenmektedir.

Bu ve benzeri söylemlerle devlet iktidarı, erkeğin “iktidar” olması için erkek, erkek olması içinse sünnet olması gerekliliğini yineler durur.

Sünnet Lobisi

Sünnet derisinin kimi cilt hastalıklarında ve estetik amaçlı sağlık sektöründe kullanıldığını da düşünürsek bir “sünnet lobisi”nden de söz edilebilir. Her sünnet sünnet derisi, her sünnet derisi de para demek diye düşünen şirketler sünnetin sağlıklı olduğuna dair zaman zaman sağlık kuruluşlarının araştırma sonuçlarını paylaşıyorlar. Elbette bu araştırma sonuçları kesin bir bilgi taşımıyor ama bu tür açıklamalar defalarca yinelendiğinde sünnet olunması yolunda bir etki yapıyor ister istemez. Günümüzde ABD’de sağlık amaçlı sünnetlerin oldukça yaygın olmasının bir nedeni de bu.

İster sünnetli ister sünnetsiz olsun, erkekler bu ataerkil, bu cinsiyetçi sistem sürdüğü sürece kadınlar üzerindeki iktidarlarını sürdürmeye devam edecekler. Bu iktidar, erkeklere kadınları taciz etme, onlara tecavüz etme ve hatta katletme meşruluğunu sağlıyor. “Erkekliğime laf etti” demesi erkeğin yüksek ceza almasının da önüne geçebiliyor. Bu noktada devlet de erkekle aynı tarafta. Dinler açısından da durum farketmiyor. Hristiyan, yahudi veya müslüman ağırlıklı olup olmadığı fark etmeksizin neresi olursa olsun kadınlara yönelik şiddet hız kesmeden devam ediyor; erkeğin “pipi”sinin sünnetli olup olmaması fark etmiyor.

Erkekler Farkında Mı?

Devletlerin, dinlerin ve kapitalizmin kıskacında kalan kadınlar olarak farkındalıklarımızı geliştirip onların zorlamalarına karşı mücadele yürütüyoruz. Ama erkekler sistemin iktidarını kendi bedenleri üzerinden yeniden yeniden var ettiklerinin farkına varmadıkça ve hatta paylaştıkları iktidar onlara tatmin de sağladıkça bu durumun değişmesi için bir çabaya girişmiyorlar. Cinsiyetçiliğin ve ataerkinin ortadan kalkması kadınların yanı sıra elbette erkekleri de özgürleştirecek. Sünnet ile ilgili yapılan tartışmalar bunun için değerli.

Mizojinin Dönüşen Mekanlarına Kapatılan Kadınlar

İktidarlı ilişkiler ortaya çıktığından bu yana, güçlü olanın “güçsüz” olan üzerindeki tahakkümünü devam ettirebilmesi; şiddet tekelini elinde tutarak mümkün olmuştur. Ataerki de her dönemde farklı iktidar araçlarıyla; devlet, din, bilim ile kadın düşmanlığını yaratarak ve kullanarak kadın üzerindeki erkini sağlamlaştırmaya çalışmıştır. Bunun sonucu olarak kadın her dönemde esasen kadın olduğu ve kadınca davrandığı için suçlanmış, aşağılanmış, yalnızlaştırılmış ve kapatılmıştır. Bu yazıda farklı dönemlerde kadının yalnızlaştırılması ve kapatılmasının aracı olarak kullanılan mekanlardan üçünü; aile, akıl hastanesi ve hapishaneyi ele alacağız.

1- Erkeğin Mülkü, Bakıcısı ve Hizmetçisi olarak Eve Kapatılan Kadınlar

“Evimde mutluyum, kocam hiçbir şeyimi eksik etmez. Sera bitkisi gibi özen gösterir bana.”

Maria, hayatı ev işlerinden ibaret olan, eve kapatılmış yalnız bir kadındır. Aynı zamanda iki çocuk annesi olan bu kadın, aslında erkekler tarafından kuşatılmış bir kadındır. Dario Fo ve Franca Rame tarafından yazılan Yalnız Kadın oyununda hayat bulan karakter Maria, aslında toplumdaki çoğu kadın gibidir. Bir hizmetçi, bir bebek bakıcısı, bir hasta bakıcıdır. Çünkü erkeğin, erkek egemen zihniyetin ona biçtiği roller bunlardır.

Erkek egemen bir toplumda, kadın olmak, her zaman bir erkeğin mülkü olmayı beraberinde getirir; kadın her zaman erkeğe aidiyeti ile tanımlanır ve tek başına bir kimliği yoktur. Doğduğunda babasının kızı, evlendiğinde kocasının karısı, doğurduğunda erkeğin soyunu devam ettiren çocukların annesidir. Dolayısıyla kendine ait bir kimliği yoktur, hayatını tabi olduğu erkeklere adamakla yükümlüdür.

İktidarlı ilişki biçimleri, yerleşik hayat ve cinsiyete dayalı işbölümünün belirginleşmesi arasında oldukça sıkı bir ilişki seyretmiştir. Ataerkil toplumda kadının ikincil pozisyonu, kadının toplumsal varlığının ev içine sıkıştırılmasıyla gitgide daha da somutlaşmıştır. Dinin ortaya çıkışı, özellikle de Eski Yunan panteonu kadın düşmanlığını meşrulaştırmış, her fırsatta kadınları türlü şekillerde kandırarak tecavüz eden baş tanrı Zeus’u panteonun en tepesine yerleştirmiş, insanoğluna bir ceza olarak bir kadını Pandora’yı yaratmıştır. Hristiyanlık Meryem kültüyle kadını cinsiyetsizleştirerek kutsallaştırmış, diğer taraftan Havva kültüyle kadına, cennetten kovulmanın sorumluluğunu yüklemiştir. İslam da Havva’yı şeytana uyan, zaafları olan taraf olarak tanımlamış ve kadının erkeğin mülkü olduğu söylemini sürdürmüştür.

Ortaçağ boyunca çitlemelerle ortak alanları kaybeden kadın giderek yoksullaşmış, ev içerisinde pozisyonu giderek daha da erkeğe bağımlı hale gelmiştir. Bu süreçte geçimini sağlayamayan kadınlara genelevlerin yolu gösterilmiş ve hayatta kalabilmek için kendilerini erkeklerin hizmetine sunmaları beklenmiştir.

Yine aynı dönemde -sanayinin gelişmesiyle birlikte- artan işgücü ihtiyacı için kadınlar devletin nüfus politikaları ile kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Bu noktada kadının evdeki pozisyonu, sanayi için işgücü yetiştirmek ve yaşamın yeniden üretilmesi noktasında kendisini evine ve ev halkının bakımına adamak olarak belirlenmiştir. Kadının ev dışında bir alanda çalışmak durumunda kalmasında ise aynı işte daha düşük ücrete razı gelmesi, yine bu noktada evin ve çocukların sorumluluğunu taşımaya da devam etmesi beklenmiştir.

Bugün bile hala aynı sosyal ve ekonomik sömürü döngüsüne kapatılan bir kadının ev içindeki varlığı ve emeği görünmezleşmeye devam ediyor. Ev dışında bir pozisyon kazanarak “özgürleşmesi” de yine başka bir kadının eve kapatılması ya da sömürülmesi ile mümkün oluyor. Bugün temizlik işçisi, bebek bakıcısı, hasta bakıcı olarak çalışan kadınlar çoğu zaman sosyal ya da ekonomik bir güvence olmaksızın bu işlerde çalışıyor.

Tüm bunların dışında, kadının evde olması ya da olmaması ahlak çerçevesinde de bir baskı mekanizmasına dönüştürülüyor ve kadının “dizini kırıp evinde oturması” gerektiği ya da “o saatte sokakta ne işinin olduğu” kalıplarıyla yaftalanıyor ya da yargılanıyor.

2- Erkek Aklın Karşısında Akıl Hastanelerine Kapatılan Kadınlar

Tanınmış bir doktor, hele bu kocanızsa, arkadaşlarınızı ve akrabalarınızı sizin hiç bir şeyiniz olmadığına, yalnızca geçici bir sinirsel depresyon, hafif bir histeri eğilimi geçirdiğinize ikna etmişse, elden ne gelir?

Erkek kardeşim de doktor, o da tanınmış bir doktor ve o da aynı şeyi söylüyor. Sonuç olarak, fosfat mı, fosfit mi her ne ise, ondan alıyorum, şuruplar içiyorum, yürüyüşlere çıkıyorum, hava alıyorum ve egzersiz yapıyorum; iyileşene kadar “iş görmem” yasak.

Kişisel olarak, onların fikrine katılmıyorum.

Charlotte Perkins Gilman, doğum yaptıktan sonra geçirdiği depresyonun ardından yaşadıklarını, boşandıktan sonra kaleme aldığı Sarı Duvar Kağıdı hikayesinde bu kelimelerle anlatmıştı. Ortaçağ’da kilisenin kadın düşmanlığı konusundaki söylemlerinin yerini, 18 ve 19. yüzyıl boyunca bilim ve psikiyatri eline aldı.

yüzyıldan itibaren kadınlar asla tersi ispatlanamayacak önermelerle cadılıkla suçlanıyordu. Örneğin cadıların, ruhlarını şeytana verdikleri için daha hafif oldukları ve böylece uçabildikleri inancı yaygındı. Suçlanan kadın bir kantarın üstüne çıkarılıp, karşı tarafa belirlenen ağırlık konulurdu. Hafif gelirse cadı olduğuna, ağır gelirse kantarı büyülemiş olduğuna inanılırdı. Gündüz uyuklamak, gece uyuyamamak, fazla güzel olmak, fazla çirkin olmak, cinsel istekte bulunmak gibi nedenler bir kadının cadı olduğunu iddia etmek için yeterliydi ve bu suçlamaların cezası bedenin çıplak olarak teşhir edilmesi, kılların traş edilmesi, cinsel işkenceler ve öldürülme olarak karşılık buluyordu. Neyse ki şifacılar, ebeler, ve daha on binlerce kadın cadı olarak suçlanıp yakılarak katledildikten sonra bu dönem sona erdi, kilise toplum üzerindeki etkisini kaybetti.
Aydınlanma, akılcılık, tıp ve psikiyatri, böyle bir dönemin içerisinde şekillendi ve gelişti. 18. ve 19 yüzyıl boyunca tıp, özellikle psikiyatri, kadınların davranışlarına yönelik bilimsel açıklamalar getirmeye başladı. Neyse ki artık kadınların davranışları şeytanla ilişkilendirilmiyordu, doğrudan kadının kendi doğasına bağlanıyor ve bilimsel olarak açıklanıyordu!

Aslına bakılırsa bu dönemde başı çekenlerden olan Sigmund Freud’un bazı tezleri Afrikalı büyücülere benzetilebilir. 1925’te yayınladığı bir makalede Freud klitorisi kadın cinselliği içerisinde erkek bir öğe, klitoris mastürbasyonunu ise “erkeksi” bir eylem olarak tanımlamıştı. Değişen tek şey, kadınları akıl hastanelerine kapatmak ve sakatlamak için kullanılan bahanelerin “bilimsel” olmasıydı. Kadınlar doğaları gereği “zayıf” ve histeriye yatkındı. Cinsel istekte bulunmak, mastürbasyon yapmak, “anormal” davranışlarda bulunmak delilik göstergesiydi ve tedavi yöntemleri ise “klitoridektomi”den (klitorisin kesilerek vücuttan alınması) zorunlu yatak istirahatine, bu süre boyunca ziyaretçi kabul etmemeye ve aşırı kilo almaya neden olan ağır diyetlerden akıl hastanesine kapatılmaya kadar çeşitleniyordu.

Yukarıda ismi geçen Charlotte Perkins Gilman; heykeltraş Rodin tarafından akıl hastanesine kapatılan Camille Claudel, İngiltere Suffolk Country Akıl Hastanesi’ne çevrelerindeki erkekler tarafından “deli” oldukları iddiasıyla yatırılan isimsiz kadınlar, “hayatım üzerinde çok fazla denetimi vardı” diyerek Andy Warhol’u vuran Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu’nun yazarı Valerie Solanas… Hepsi farklı zamanlarda farklı gerekçelerle, ama aslında aynı nedenden kaynaklı olarak -erkek aklın “normlarına” uymadıkları için- bu ithamlardan ve kapatmalardan nasibini aldı.

Bugün ise kadın düşmanlığı yine şekil değiştiriyor, psikolojik manipülasyonun bir biçimi olan “gaslighting” olarak karşımıza çıkıyor. Karşısındaki kadını manipüle ederek kendi gerçekliğinden şüphe duymasını, özgüvenini yitirmesini ve “sen bunları kafanda kuruyorsun” gibi söylemlerle, kadının kendi kendisini deli olduğuna inandırmasını hedefleyen bir psikolojik şiddet halini alıyor.

3- Erkeğin Sarsılmaz Otoritesi Karşısında Hapishanelere Kapatılan Kadınlar

“Hiçbir şey beklemiyorum

Hiçbir şey istemiyorum

Hiçbir şeyden korkmuyorum

Özgürüm ben.”

Bu sözler, kendi yaşamının sonuna gelmişken bile iktidara boyun eğmeyen, içinde yaşamak zorunda bırakıldığı toplumun kadına biçtiği rollere karşı başkaldıran “Sıfır Noktasındaki Kadın” Firdevs’e ait. Firdevs, “…yaşamının son anlarına tanık olan herkese, kendilerini gerçek özgürlük haklarından mahrum bırakan bütün güçlere karşı direnme azmi kazandırmıştır.”

Firdevs’in hikayesi bize yabancı değil. Bu bizim hikayemiz. Yasemin, Namme, Nevin, Çilem, Esra, Buse… Her birinin adı hafızamıza kazınmış, mücadeleye devam eden sayısız kadın var. Kadınlar her gün yok sayıldıkları bu toplumda iktidarın saldırısına karşı kendi güvenliklerini, kendi adaletlerini sağlamaya çalışırken kendilerini yine yok sayıldıkları ataerkil hukuk sisteminin içinde buluyorlar. Kadınları, çocukları, delileri tarih boyunca “kısıtlı” sayan, erkek bakış açısına dayalı oluşturulmuş ataerkil hukuk elbette erkek otoritesinin kurumsallaştırıldığı bir alan. Suç iddiasının varlığından itibaren kadınlarla erkeklere muamelede farklılıklar ortaya çıkıyor. Kadın suç işlediğinde ayıplanır, “namus”a halel getirdiği düşünülünce tecrite maruz kalırken, erkekler özellikle bazı suçlarda toplum tarafından desteklenmekte, kadın için aşağılayıcı olan suç olgusu erkek için gurur verici görülmekte. Hukukun toplumsal normların bir yansıması olması nedeniyle cinsiyete dayalı eşitsizlik yargı kararlarında da kendini gösteriyor, eşitsizlik her kararda yeniden üretiliyor.

Kadınlar gözaltı süreçlerinden yargılama ve kapatılma/cezalandırma süreçlerine kadar yalnızca kadın oldukları için ve toplumsal rollere itaat etmedikleri için iktidar tarafından şiddete maruz bırakılıyorlar. Kadın hep olduğu gibi bu sistem içinde de her zaman “öteki”. Bu yüzden kadınlar, ihtiyaçları görmezden gelinerek erkeklerin ihtiyaçları temelinde inşa edilmiş hapishanelere kapatılırlar. Çocuklarıyla birlikte kalmak zorunda olan anneler, gebeler, pembe kimliği olmayan trans kadınlar “yok”tur. Tutuklanarak toplumsal ahlaka, kadınlık rollerine aykırı davrandığı düşünülen kadın, hukuki cezalandırmanın ötesinde, yargısal bir kurum olmayan hapishane yönetimi tarafından da türlü yaptırımlara maruz bırakılarak aşağılanır. Çıplak arama ve jandarma nezaretinde jinekolojik muayene ile güvenlik gerekçeleri adı altında kadına artık hapishanede olduğu ve otoriteye itaat etmesi gerektiği dayatılır.

***

Jinekolojik rahatsızlığı nedeniyle haftalarca hastaneye gitmeyi beklemiş olan, sevki yapıldığında da jandarmanın gözetiminde muayene edileceğini öğrenen Angelina, muayene olamadan hapishaneye geri dönmek zorunda kaldı.

Kolluk tarafından zaten üstü aranarak hapishaneye getirilen Aynur, girişteki çıplak arama uygulamasını kabul etmediği için yerlerde sürüklendi..

Trans tutsak Esra, erkek hapishanelerinde her türlü transfobik şiddete,tecrit içinde tecrite, erkek gardiyanlar tarafından tecavüze maruz bırakıldı.

2017 verilerine göre 624 çocuk oynayacak, emekleyecek alanları olmadan, dışarıyı görmeden anneleriyle birlikte her yeri beton ve yüksek duvarlarla örülü olduğu hapishanelere kapatıldı.

Bu sayılar birer istatistikten ibaret değil. Bunları yaşayan yalnızca ismi geçen kadınlar değil. Daha önce eve kapatılan ve bağımsız bir kişiliği olduğu görmezden gelinen kadınlar, hapishanelere kapatıldıklarında da her gün, her dakika yine ataerkil bir yapı ve bir otoriteyle karşı karşıya kalıyorlar.

Bu kadınlar, erkek iktidara her karşı çıkışları, her itirazları, her direnişleri için sindirilmeye, kişiliksizleştirilmeye, ve ceza içinde cezaya maruz bırakılıyor.

***

İktidarın her dönemde değişen biçimleri, kadına yönelik baskı ve saldırıların biçimini değiştirse de, kadını her dönemde değişen mekanlara fakat değişmeyen bir anlayışa tutsak ediyor. Tutsak edildiği yerler değişse de değişmeyen bu anlayış; kadının kapatılması gerektiği anlayışı. Ataerkil toplum içerisinde kalıplaşan ikincil pozisyonlarının değişmemesi için, kadınların kendi potansiyellerini keşfetmelerinin, kendi hayallerini ve hayatlarını yaşamalarının önüne dini, siyasi, ekonomik, kültürel engeller konuluyor. Bu yazıda somutlaşan kapatılma mekanları aslında daha kapsayıcı bir mecazi kapatmanın göstergesi oluyor, çünkü kadınlar zaman zaman mekansal olarak fakat çoğu zaman sosyal olarak izole ediliyor.

Kadınları ataerkil sistemin yarattığı bu anlayış içerisinde hapsederek yalnızlaştırmaya, sindirmeye çalışanların karşısında ise çakmak çakmak parlayan gözler duruyor. O gözler bize bakıyor ve biz bu bakışları biliyoruz. Bu bakış Suffolk’taki kadınların gözünde parlayan bakış; bu bakış Nevin’in bakışı; bu kardeşimizin gözünde, annemizin gözünde, aynadan yansıyan suretimizde gördüğümüz bakış. Ve biliyoruz ki bizi yalnızlaştırarak tutsaklaştırmaya çalışanların karşısında, gözümüzdeki ışığı kaybetmediğimiz sürece, birbirimizin gözündeki ışıkla daha da parlayacağız.

Kentin Cinsiyeti

Edebiyattan siyasete erkeklerin, kadınlarla şehirleri özdeşleştirmesi yaygın bir davranıştır. Şehir (örneğin İstanbul, İzmir vs…) şiirlerde sevgiliye benzetilir. Ya da erkek bir komutan şehre sahip olmayı, onu fethetmeyi amaçlar. Erkeklerin kadınlarla şehirleri özdeşleştirmesinin ardında kadınları fethedilen, sahiplenilen, kazanılan bir nesne olarak görüp kendilerini de sahip, fetheden, kahraman olarak görme istekleri bulunmaktadır.

“İzmir mahallenin en güzel kızı, kim istemez ki…”; “Ben Ferhat, İzmir Şirin”; “Uyuyan bir güzel var. Bir öpücük bekliyor. Biz öpeceğiz, uyandıracağız, silkeleyeceğiz, ayağa kaldıracağız”; “Yaşadığı kentle flört etmeyen, o kenti hissetmeyen biri, o şehrin başkanı olmamalı. Çok kolay yanlış yapar. Çok kolay ihanet eder. Çok kolay terk eder. Ben öyle değilim” gibi sözler de yerel seçimlerde İzmir ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlıklarına aday olan AKP’li ve CHP’li “erkek”lerin sözleri. Gözleri kararmış bir biçimde belediyeleri kazanmak için hırslanmış bu erkekler, başkan olunca şehrin sahibi de olacaklarını sanıyorlar. Bu sözlerin söylenmesinde de cinsiyetçi devletli siyasetin, ataerkil sistemin ve iktidarın fetih siyasetinin/söylemlerinin etkisi apaçık ortada.

Tarihte Kentler ve Kadınlar

Fethetmek üzerinden olmasa bile kentleri kadınlarla özdeşletirmenin yanlış noktaları bulunmaktadır. Kentlere bu şekilde yöneltilen kadın yakıştırmalarının cinsiyetçi olmasının yanı sıra kentlerin ortaya çıkması, gelişmesi ve dünyanın genelinde hakim yerleşim alanı olmasıyla kadınların toplumsal yaşamdaki yeri arasındaki ilişkiye de değinmek gerekmektedir. Kadınlar için kentler ne anlam ifade etmektedir? Kadınlar kentin neresinde bulunmaktadır?

Tarihsel ve arkeolojik pek çok veriye dayanarak açık bir şekilde söyleyebiliriz ki kent; tarihi, felsefesi, örgütlenmesi, planlanması ve politikaları, kadınların yaşamlarından ve var oluşlarından kaynaklanan gerçeklikleri ve onların ihtiyaçlarını yok sayan, ötekileştiren ataerkil değer ve pratiklerle yüklüdür.

Siyasi, dini veya ekonomik iktidar yapılarının birer merkez haline gelmesi sonucu ortaya çıkan kentlerin, bir başka iktidar biçimi olan ataerkiyle ilişkisi apaçık ortadadır. Kentlerin ilk ortaya çıktığı dönemler sistematik iktidar yapılarının ve devletlerin ortaya çıktığı dönemlerdir ve erkekler devletli toplum yapısının etkin özneleri olmuşlardır.

Bin yıllardır iktidarlar ataerkil sistemi üretirken mekanı da ataerkil biçimde üretip planlamaktadır. Yani kent planlamasının kentin cinsiyetçi “doğa”sını yeniden üretme ve sürdürme işlevi de bulunmaktadır.

Richard Sennett’in Ten ve Taş kitabında bahsettiği gibi, Yunanlılar’ın insan vücudu anlayışı, farklı sıcaklıklara sahip vücutlar için farklı yaşam biçimleri ve farklı kent mekanlarını beraberinde getiriyordu. Bu farklar şehirde var olan cinsiyet ayrımında görülür kılınmaktaydı. Çünkü kadınların erkeklerin daha soğuk versiyonları oldukları düşünülüyordu ve kadınlar şehirde çıplak olarak boy göstermiyorlardı. Eski Yunan evlerinin yüksek duvarları ve çok az penceresi bulunmakta; evlerde odalar bir iç avlunun etrafında sıralanmaktaydı. Evin içinde adeta haremlik-selamlık sistemine benzer bir sistem hakimdi. Evli kadınlar, konukların ağırlandığı oda olan “andron”da asla görünmezler; andronda verilen içkili davetlerde sadece kadın köleler ve yabancı kadınlar bulunurdu.

Ayrıca Eski Yunan kentlerinde erkekler arası tartışma toplantılarına katılabilen ve kentin “eril mekanlar”ında bulunabilen, soylularla cinsel ilişkiye giren hetereler olmuştur. Hetere dışındaki kentli kadına, açıkça ya da üstü örtülü bir biçimde yasak olan, yasak olmasa bile girişi belli koşullara bağlı tutulan kentsel mekanlar bulunmaktadır. Bu mekanlar; tapınak, yönetim mekanları ve paraların saklandığı hazine işlevlerini gören akropolis ya da “halk” toplantılarının yapıldığı agora bölümleri olmuştur.

16. yüzyıl Avrupa kentlerinde kitaplıklara girme ayrıcalığına sahip olan kadınlar, tıpkı hetereler gibi, yalnızca saraylı seks işçileri olan kortizanlar olmuştur. O dönemde kentlerde kütüphaneler, üniversite kampüslerinin belli alanları, politika ve halk meclisleri, kulüpler, dernekler, kahvehaneler gibi alanlar kadınlara engellenmiştir.

Modern dönemde 20. yüzyıl kentleri de net bir şekilde farklılaşmış toplumsal cinsiyet rollerini yansıtan ve daha da güçlendiren bir yapıya sahip olmuştur. Kapitalizmin gelişimi ile birlikte yeni üretim biçimi kadına yüklediği rollerle ataerkil sistemi güçlendirmiştir. Kadın evin dışında, kentte başka bir mekanda da çalışmaya başlamış, mevcut kentsel yapı, kadınların ikili rolünün zorluklarını daha da ağırlaştırmıştır. Evlerin ve konut alanlarının tasarımı bütün zamanını ev yaşamını düzenlemeye ayıran bir kişi üzerinden gerçekleşmiştir. Kentsel mimari de, merkezi, erkeğin rol model olduğu ve onun ihtiyaçlarını temele alan bir biçimde uygulanmaktadır. 183 cm boyunda erkek baz alınmakta; standart bedenler ve standart cinsiyet normları üzerinden standart mekânlar oluşturulmaktadır.

Kentlerin Cinsiyetçi Yapısından Özgürlük Çıkar Mı?

Kentler, genel itibariyle, tarih boyunca toplumsal cinsiyete dayalı norm ve kimliklerin üretim, tüketim ve yeniden üretim süreçlerinde en önemli mekân olmuşlardır. Kent planları kadınların eve kapanması üzerine yapılagelmiştir. Geleneksel aile norm olarak alınır ve kent “kadının yeri evidir” anlayışıyla tasarlanmıştır. Kadınların kentin erkek bakış açısıyla oluşturulan işleyiş mekanizmasının içinde yer almadıklarını; kapitalist ekonomide veya mecliste olmalarının ise bütünlüklü bir kadın özgürlüğü yaratmadığını hatırlatmak gerekmektedir. Bu anlamda üzerinde durulması gereken nokta, kadınların “kamusal alan”a ve erkeklerin erkek siyasetinin hedefi olan kentin planlanmasında ve örgütlenmesinde daha çok katılımını sağlamak değildir.

İktidarlar tarafından üretilen ve yeniden üretilen kentlerin merkeziyetçi ve iktidarlı yapısı sebebiyle kadının özgürleşme mekanı olamayacağını hatırlatmak gerekir. Buradan elbette pastoral bir biçimde “köye geri dönüş” yaklaşımı çıkarılmamalıdır. Kadınlar ataerkil sistemi ve onunla ilişkili olan tüm iktidar biçimlerini ortadan kaldırmayı hedeflerken erk’ek (iktidarlı) kentsel mekanı da ortadan kaldırıp bedensel-düşünsel ihtiyaçlarını tam olarak karşılayacakları, düşlerini ve hayallerini gerçekleştirebilecekleri kolektif özgür yaşam alanlarını kuracaklardır.

Kadınların Özgürleştiği Yeni Bir Dünya Kuracağız / Röportaj

Yunanistan’daki Anarşist Politik Organizasyon’dan (APO) kadınlar tarafından iki yıl önce kurulan Ataerki Karşıtı Grup Ocak ayında Kadıköy 26A Mor Atölye’nin davetiyle İstanbul’daydı. APO bileşeni beş ayrı örgütlenmeden kadınlarla niçin bir kadın örgütlenmesinin ihtiyacını hissettiklerinden Yunanistan’da kadınların durumuna ve anarşist hareketin pratiklerine kadar pek çok konuya değinen bir röportaj gerçekleştirdik.

Ataerki Karşıtı Grup’un nasıl kurulduğundan biraz bahseder misiniz, özörgütlü bir anarşist kadın mücadelesine neden ihtiyaç var?

Ataerki Karşıtı Grup’u APO’nun içinde kurduk çünkü sömürülen ve baskı altında tutulan bütün ezilenlerin yanında, kadınlar olarak cinsiyet alanındaki baskıyı deneyimlemiştik.

Anarşistler olarak, baskılanmış yaşamların özgürlüğünün “aydınlanmış öncülerin” ellerinde değil ancak kendileri için eyleyecek olan ezilenlerin ellerinde olduğu fikrini savunduk. Biliyoruz ki özgürlük ne bahşedilebilir ne de hediye edilebilir ancak mücadeleyle kazanılabilir. Bu bakış açısıyla, kadınların kendilerini ataerkinin zincirlerinden özgürleştirmek için verdikleri mücadele, devlete ve kapitalist sisteme karşı toplumsal özgürlük için verilen mücadelenin bütünsel bir parçasıdır.

İki yıl önce, başlangıçtan beri öncelikli olarak dikkatli bir şekilde, küçük ama kararlı adımlarla ilerledik. Bu dönemde, Anarşist Kadınlar’la politik bağlar kurduk. Geçtiğimiz yıl İngiltere, Kolombiya, Slovenya, Şili ve New York’un aralarında bulunduğu, dünyanın farklı yerlerinden yoldaşların mesajlarıyla birlikte 8 Mart için özel olarak hazırlanan Meydan’ın kadın dayanışması için mesaj çağrısına cevap verdik. APO’nun yayınladığı “Toprak ve Özgürlük” gazetesinde de onların dayanışma mesajlarını yayınladık.

Bu süreçte karşılaştığınız zorluklar neler oldu? Anarşist mücadele içerisinden eleştirel düşüncelerle karşılaştınız mı?

Ataerki, kapitalist sistemden önce de vardı ve onun kurumsallaşması için kullanıldı. İç içe geçmiş sayısız farklı görünümünü barındırıyordu, tarihsel boyutuyla devlet ve kapitalizmin otoritesiyle olan bağından, modern versiyonu olan “ana akım feminizme” (kadınların taleplerinin otoriter sisteme katılımla denkleştirilerek kadın mücadelesinin deforme edilmesi), bu konunun kısmen ya da hatta tamamen akademik bir alana (ayrıcalıklara sınırlandırılmış bir erişimle) sıkıştırılmasıyla ezilenlerin mücadelesine karşı bir konuma geçti.

Biz anarşistlere göre, ataerki tek boyutlu değildir. Sınıfsal bir boyutu vardır; ırkçılıkla, dünyadaki kuzey-güney ayrımıyla, göç ve göçmenler meselesiyle, cinsellikle, şiddetle, kurumsal ve sosyal adaletsizliklerle vb. farklı görünüşleri vardır.

Amacımız, baskılanan ve sömürülenler için tek gerçekçi çözüm olarak ezilenlerin bu mücadele alanlarını yeniden domine etmesini sağlamak ve direnişi daha geniş bir bakış açısıyla toplumsal devrime kanalize etmek.

Batılı toplumlar kadınlar için daha liberal ya da “özgür” görünüyor olsa da biliyoruz ki kadınlar hala batı “demokrasilerinde” hiyerarşiyle, baskı ve şiddetle karşı karşıya kalıyor. Yunanistan’da kadınların ne gibi sorunlarla karşı karşıya olduğundan bahsedebilir misiniz?

Özellikle şu sıralar devlet ve kapitalizmin saldırısı Yunanistan’da devasa bir baskı ve sömürüyle devam ediyor. Şu anki durum toplumsal ve sınıfsal direnişlerle aynı zamanda süren iflas sisteminin yozlaşması ve uzun zamandır sınıfsal işbirliğini geçerek ulusal işbirliğine dönüşümü olarak özetlenebilir.

Sosyal yamyamlık iktidarlar için arzulanan bir durum. Çünkü toplumun öfkesini manipüle ediyor ve sınıf mücadelesini, dünyanın sefaletinin ve ezilenlerin süregiden yoksulluğunun gerçek sorumlularından uzakta bir yere naklediyor. Bu gerçekliğin içinde ataerki, otoriter dünyanın temel bir parçası olarak toplumu birbirine yabancılaştırıyor ve zayıflatıyor.

Bununla paralel olarak tecavüzcülerin aklanması, tecavüze karşı direnen kadınların tutsak edilmesi, HIV pozitif kadınların aşağılanması ve kapatılması, hamile kadınların işten kovulması, işyerlerinde kadınlara yönelik sömürünün artması, adaletsizliğin ve sömürünün karşısında duran kadın mücadelesine yönelen baskı ve saldırılar, binlerce göçmen kadının konsantrasyon kamplarına -korkunç koşullarda- kapatılması, kadın ve çocukların satıldığı uluslararası köle ticareti vb. sürüyor. Köle ticaretini sürdüren ve aklayanların, LGBTQI+ örgütlenmesinin eylemcisi Zak Kostopoulos/Zackie Oh’yu katledenlerin, güçlünün zayıfa karşı şiddetini yükseltenlerin, toplumsal ve sınıfsal piramitte yukarıda olanların şiddetinin cinsiyete dayalı ötekileştirme ve tacizle devam ettiğini görüyoruz.

Sonuç olarak her güne yayılan bir devrim idealiyle anarşizmi düşünüp kendimizi ve yaşamlarımızı özgürleştirmenin nasıl gerçekleşebileceği hakkındaki düşünceleriniz neler? Okurlarımıza ne söylemek istersiniz?

Mücadele edenler olarak -hem anarşist hem de kadın olarak- yapmamız gereken tek şey birbirimizle dayanışma içerisinde olmaktır; dünyanın her bir köşesinde, bütün ezilenlerle birlikte, ortak düşmanlarımıza karşı örgütlenmektir. 19. yüzyılda Amerika’daki göçmen kadınların kanlı grevlerinden İberya Devrimi’nde Mujeres Libres’li kadınlara, Chipas’taki Zapatist kadınlardan Rojava’nın ve Türkiye’nin militan kadınlarına, Arjantin’in ve Şili’nin Mapuche yerlilerinin topraklarını gasp edip yağmalayanlara karşı mücadele eden kadınlardan Standing Rock ve Black Lives Matter direnişçilerine; mücadele eden kadınlardan aldığımız ilhamla ataerki, devlet ve kapitalizmle kavga ediyoruz. Toplumsal eşitlikle; saygınlık, adalet ve özgürlükle dolu; kadınların özgürleştiği yeni bir dünya kuracağız yani toplumsal özyönetim, anarşizm ve özgürlükçü komünizmi.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Dünyanın her yerinde mücadele eden bütün kadınlarla, dayanışmayla!

Eğitimde Toplumsal Cinsiyet

Ocak ayında Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Eğitimde Cinsiyet Eşitliği” projesini kaldırmasının ardından Yüksek Öğretim Kurumu’ndan da benzer bir hamle geldi. YÖK Başkanı Yekta Saraç proje ile ilişkili olarak “Türkiye’nin değerlerine uygun değil” açıklaması yaptı ve çalışmanın bundan sonra “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” değil “Adalet Temelli Kadın Çalışmaları” olacağını duyurdu. Bu duyurunun Recep Tayyip Erdoğan ile Yekta Saraç’ın 9 Ocak tarihindeki görüşmesinden yaklaşık bir ay sonra yapılmış olmasıysa elbette açıklamanın bir tesadüf eseri ortaya çıkmadığının göstergesi.

Toplumsal muhalefetin ve özellikle de biz kadınların tepkisini çeken bu açıklama aslında bizler için yeni veya şaşırtıcı değil. 2011 yılında Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın adının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmesi, AKP’nin kadını toplumda nerede konumlandırdığının en belirgin örneklerinden. Yaklaşık on yıldır dönemin başbakanları, cumhurbaşkanları tarafından sürekli kürtajın ve kadın eylemlerinin gündem edilmesi ya da kadınların konuşmasından gülmesine kadar her davranışına dair söz söylenmesi devlet iktidarının “kadın politikaları” tavrında ne kadar net olduğunu göstermektedir. Peki onları bu denli rahatsız eden bu toplumsal cinsiyet kavramı nedir ve eğitimle ne kadar ilişkilidir?

Toplumsal Cinsiyetin Öğretilmesi Ve Üretilmesinde Bir Yöntem Olarak Eğitim

Kadın mücadelesinin 1970’lerden beri tartıştığı ve genel olarak odaklandığı bir kavram “toplumsal cinsiyet”. Kavram, ataerkil toplumun cinslere belli aidiyetler yükleyerek “kadınlık” ve “erkeklik” yaratmasına ve bu aidiyetlere yüklediği çeşitli davranış kalıplarını “olması gereken ve sürekli” kılmasına karşılık gelir. Cinsler arasındaki iktidar ilişkilerinin belirleyicisi olan toplumsal cinsiyet rolleri ile birlikte iktidar sahibi daimi olarak erkektir. Pratikteki yansımaları toplumdan topluma değişkenlik gösterse de bu ilişki biçiminde kadın hep ezilen olarak konumlandırılmıştır. Kadının varlığı ev ve aile ile sınırlandırılmış, erkeğe bağımlı kılınmış ve toplumdaki kabulü annelik üzerinden sağlanmıştır.

Eğitim, bireyleri ve toplumu egemen ideoloji ve kültüre göre şekillendirme yöntemidir. Temelinde bir itaat ilişkisidir ve aile ile birlikte kurulan bu itaat ilişkisi, iktidar olma ve iktidara tabi olma, eğitim ile sürdürülür.

Tarihsel olarak eğitim, iktidarlı yapıların ortaya çıkışıyla eş zamanlıdır. Eski Yunan’daki eğitim sisteminde bedensel mükemmellik amaçlanıyordu. Çünkü diğer devletlerle sürekli savaş hali vardı ve devletin ihtiyacı olan güçlü, cesaretli ve itaatkar erkeklerdi. Katı bir disipline dayalı bu sistem ile halktan ayrı bir grup yetiştirilmekteydi. Atina’da özel ve kendine has programı olan okullar da mevcuttu, Platon’un Akademisi, Aristoteles’in Liseum’u gibi. Elbette bu okullarda da sadece erkekler eğitim alabiliyordu. Eski Yunan’ın “devlet adamı” yetiştirmeye yönelik eğitimi, yerini hristiyanlığın kabülü ile birlikte Roma İmparatorluğu’nda “din adamı” yetiştiren kilise okulu sistemine bıraktı. Özellikle 11. ve 12. yüzyıllarda üniversitelerin kuruluşu, dini eğitimin skolastik metodunu yaygınlaştırdı. Aynı yüzyıllarda müslüman devletler de islami eğitimi kurumsallaştırmaktaydı.

Günümüzdeki karşılığıyla modern devletlerin bir projesi olan zorunlu eğitim, 14. yüzyıldan itibaren başlayan bir süreçtir. Avrupa’da ortaya çıkmış ve oradan tüm dünyaya yayılmıştır. Ulus devletlerin kuruluşu ve kapitalizmin gelişimi, kitlesel zorunlu eğitimin ortaya çıkmasında çok önemli etkenlerdir.

Eğitimin içeriği de toplumsal cinsiyet rollerinin yaratıcısı ataerkinin belirlediği sınırlar içerisindedir. Öğretilen erkeğin tarihidir. Savaşlar, sınırlar, devletler, imparatorluklar hepsi erkekler tarafından yaratılmıştır. “Düşünce tarihi” olduğu iddia edilen felsefe dersleri, erkeğin düşüncesidir. “Geometri bilmeyen erkeklerin giremeyeceği” akademinin felsefesi… İlkokuldan üniversitenin sonuna dek süren bu eğitim öğretim süreci, devlete ve kapitalizme entegre olmuş bireyler yetiştirmeyi amaçlamakla birlikte erkek iktidarının normalleştirilmesidir.

Varoluşu itibariyle erkek olan devletin, bireyleri ve toplumu şekillendirmekte kullanacağı araç da erkek egemen olacaktır. Devletin varlığını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu eğitim ile birlikte, kurulan her öğretme ve öğrenme ilişkisi, bu ataerkil sistemin sürdürülmesinde bir paya sahiptir. Eğitim kurumları yani okullar, ataerkinin yarattığı toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesinde ve sürdürülmesinde önemli bir konumda bulunur.

Yaşadığımız coğrafyada da halihazırda aileden edinilmiş olan toplumsal cinsiyet rolleri, okulla birlikte pekiştirilir. Hala çoğu okulda kız çocuklarıyla oğlan çocuklarının üniformaları birbirinden farklıdır. Oğlan çocuğu pantolon giyerken kız çocuğu etek, şort-etek veya jile giymek ve bu kıyafetlere uygun bedensel hareketlerde bulunmak zorundadır. Yaklaşık 12 yıllık eğitim sürecinde her okul günü, kız çocuğu ve oğlan çocuğu belirlenen şekilde giyinmelidir. Bu sistematik kıyafet uygulamasıyla eğitim sürecinin sonunda kalıplaşmış düşünceler yaratmak amaçlanır. “Kız böyle giyinir”, “erkek böyle giyinir” kalıplarıyla aslında cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimlerin de toplumda kabul gören ikili cinsiyet sisteminin dışına çıkması engellenmeye çalışılır.

Yetişkin kadın ve erkek tasvirlerinde kadın özel alanda, genellikle evde tasvir edilirken erkek sosyal alanda tasvirlenir. Kadının tanımı annelik üzerinden şekillendirildiği için ideal anne profili çizilir ve anne yetiştirmeye yönelik bir öğretim yapılır. Geleceğe dair planlamalar yapılırken kız çocukları öğretmenlik, hemşirelik gibi “kadınlara uygun” mesleklere yönlendirilir. Bu meslekleri icra ederken nasıl “evinin hanımı, çocuğunun anası” olacağı da iyice öğretilir.

Kadının ikincil konumda kalması gerektiği öğretisi yıllar boyunca sistematik biçimde anlatılır ve böylelikle eğitime tabi tutulanlar tarafından içselleştirilir; bu toplumsal kabul sürekli olarak üretilmiş olur.

Devletlerin Cinsiyet Eşitliği İllüzyonu

ve 20. yüzyıldan itibaren kadınların zorunlu eğitime dahil edilmeleri yine Avrupa’da başlamış ve buradan hareketle dünyaya yayılmıştır. Günümüzde de kız çocuklarının “eğitilmemesinin” büyük bir sorun teşkil ettiği iddia edilir. Bu bağlamda, 90’lı yıllardan beri özellikle devletlerin ortaklaşa projesi olan UNICEF tarafından eğitimde cinsiyet eşitliği kampanyaları yapılmaktadır. Finlandiya, Kanada, Norveç gibi devletler eğitimde cinsiyet eşitliğini programlarına almışlardır. Bu bağlamda kız ve oğlan çocuklarının eğitime katılım oranının yanı sıra eğitimin niteliğinde de “cinsiyet eşitliği” uygulanır. Eğitimde Cinsiyet Eşitliği Projesi de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışmaları da devletlerin bir politikası olarak var olur.
Devletlerin bir projesi olarak eğitimde cinsiyet eşitliği uygulamaları aslında “gelişmiş” ve “gelişmekte olan” devlet ile ilişkilidir. Burada kastedilen gelişim, hem ekonomik olarak kapitalizmin işlerliğinin fazla sekteye uğramaması hem de temsili demokrasinin gereklerinin yerine getiriliyor oluşuyla, bir nevi sosyal devlet anlayışıyla ilişkilidir. Ekonomik, siyasal ve toplumsal refahın yüksek olduğunun iddia edildiği böylesi coğrafyalarda siyasi iktidarın toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden uyguladığı baskı ve sömürü doğrudan hissedilmez. Var olan kapitalist ilişkiler çerçevesinde kadın sömürülmeye devam eder, tüketim nesnesi ve tüketici özne haline getirilir.

Ataerkil sistem varlığını sürdürürken devlet ve kapitalizm kendini ataerkiyle beraber var ederken kadının özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Ataerkil devletin yarattığı ve kurumsallaştırdığı eğitim sisteminde kadın ve erkeğin eşitliğinden söz etmek de bir illüzyon yaratmaktan öte gidemez.

İktidarlardan Sıyrılmış Değerler Yaratmak

Günümüz siyasi iktidarının eğitim politikalarına geri dönecek olursak, ocak ayında Antalya MEB ile Ensar Vakfı arasında imzalanan “Değerler Eğitimi” protokolü toplumsal muhalefet için bir gündem haline dönüştü. 40 çocuğa yönelik cinsel şiddetin faili olan Ensar Vakfı’nın çocukları “eğitmesinin” tepki görmesi çok olağan.

Öncelikle MEB’in müfredatında “değerler eğitimi” adında bir ders bulunmamakta. Tüm ders müfredatlarının giriş bölümüne evrensel ve milli değerler adı altında iki farklı konu başlığı olarak yerleştirilmiştir. Özel okullarla popülerleşmiş olan, küçük yaştan itibaren çocuklara evrensel değerlerden sevgi, saygı, adalet, yardımseverlik, hoşgörü, şefkat, merhamet, empati gibi davranışların yanında kimi milliyetçi, devletçi değerleri de “öğreten” değerler eğitimi mantığı, muhafazakar özel okullarda ise dini değerlerin dayatılmasına vesile oldu.

AKP’nin şu an milliyetçi ve muhafazakar değerlerle öncekinden farklılaştırdığı eğitim sistemiyle amaçladığı, bu değerleri sahiplenen bir nesil yaratmaktır. İmam Hatip Ortaokulu ve Liselerinin artırılması, din kültürü ders saatlerinin yükseltilmesi, zorunlu Arapça ve Kuran-ı Kerim dersleri bu projenin görünen kısımları olmakla birlikte, 15 Temmuz Destanı tiyatroları gibi perde arkası da mevcuttur. Milliyetçi-muhafazakar anlayışın kendini daha da belirginleştirilmesi; kadın ve erkek arasında var olan adaletsizliğin daha büyük bir uçuruma dönüşmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda kadın ve erkeğin toplumsal konumundaki adaletsizliklerin din ve “Türk kültürü” ile özdeşleştirilerek normalleştirilmesi, bu eğitim sistemiyle sorgulanamaz kılınmaktadır.

Toplumsal cinsiyet, zorunlu eğitim ile ortadan kaldırılabilecek bir olgu değildir. Elbette cinsiyet rollerinin ortadan kaldırılmasında ve böylesi bir anlayışın toplumsallaştırılmasında tüm iktidarlı eğitim öğretim modellerini reddeden, özgürlükçü öğrenim yöntemleri de bulunmaktadır. Bunları da “eğitim” olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Burada önemli olan nokta, bilginin iktidardan ne denli sıyrılabildiğidir. Ataerkiyle beraber tüm iktidarlı yapıların ortadan kaldırılması için mücadele sürerken özgür bilgi paylaşımı alanları oluşturulmalıdır. Bu bilgi paylaşım alanlarında toplumsal cinsiyetin, otoritenin, hiyerarşinin, mülkiyetin olmadığı yeni değerler var olacaktır.

Travma Sonrası Büyüme: Acının Dönüştürücü Gücü

Kökleri evrensel ataerkil kültüre dayanan, kadın ve erkek arası eşit olmayan hiyerarşik ilişkilerin bir yansıması olan kadına yönelik şiddet, medeni olduğu iddia edilen toplumların bile ortaklaştığı tarihsel öğelerden biridir (Ertürk, 2007). Şiddet hangi formda gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin erkekler tarafından kadına yönelik korkutma, sindirme, kontrol etme yoluyla yaptırım aracı olarak kullanılmaktadır. (Yllö, 2005). Birleşmiş Milletler’in 2015 yılı raporlarına göre yaşam boyu en az bir kez partnerleri tarafından fiziksel ve cinsel şiddete maruz bırakılan kadınlar Türkiye’de kadın nüfusun %38’ini oluşturmaktadır.

Şiddet örseleyici bir yaşam olayıdır ve bu duruma maruz bırakılan kadınlarda pek çok psikolojik belirti görülebilmektedir. Golding (1999) tarafından yapılan bir çalışmada şiddete maruz bırakılan kadınların %64’ünde travma sonrası stres bozukluğu, %48’inde depresyon belirtileri görülmüştür. Alkol ve madde kullanımı, intihar eğilimi, migren atakları, fobiler, kaygı bozukluğu da partner şiddetinin diğer psikolojik sonuçları olarak gösterilmektedir (Mechanic, Weaver ve Resick, 2008). Ana akım psikolojide, psikolojik bozuklukları odak alan yaklaşımların çokluğuna rağmen, bazı araştırmacılar travmatik yaşam olaylarının ardından tanısal olarak travma sonrası stres belirtilerinin yanı sıra, bazı olumlu gelişmelerin de ortaya çıkabileceğini vurgulamışlardır.

Tedeschi ve Calhoun (1995), travmatik olaylardan sonra, travmanın neden olduğu acıyla başa çıkma girişimlerinden kaynaklanan bilişsel ve davranışsal olumlu değişimleri travma sonrası büyüme terimi ile ifade etmişlerdir. Bu değişim travmatik yaşantının doğal bir sonucu olarak değil, kişinin olay sonrası bu stresle baş etme sürecinde, stresle eş zamanlı olarak ortaya çıkmaktadır. Büyümenin derecesi kişiden kişiye değişmektedir. Travma sonrası büyüme, travmatik olay öncesi iyi oluş haline dönüşü değil, psikolojik işlevselliğin, hayata dair farkındalığın gelişimini ifade eder. Young (2007) tarafından şiddete maruz bırakılan kadınlarla yürütülen bir çalışmada, kendilerini daha güçlü hisseden ve kişiler arası ilişkilerinde düzelme belirten kadınların oranı %71.6 olarak bulunmuştur.

Bu süreçte stresli yaşam olaylarına maruz kalan kişilerin psikolojik sağlıkları açısından sosyal desteğe dair algıları ve başa çıkma tarzları da önemli faktörlerdir. Sosyal destek, kişilerin travmatik olay sonrası kendilerini açmalarına yardım ederek travmatik olayı anlamlandırmaya yardımcı olabilir. Partner şiddetine maruz bırakılan kadınlarla yürütülen araştırmalar sonucunda, çevrelerinden sosyal destek algılayan ve başa çıkma çabaları da çevreleri tarafından destek gören kadınların daha az psikolojik belirti gösterdikleri bulunmuştur (Prati ve 19 Pietrantoni, 2010; Beeble, Bybee, Sullivan ve Adams, 2009; Meadows, Kaslow ve Thompson, 2005). Kujipers, Knaap ve Lodewijks’in (2011) yaptığı bir çalışmada, algılanan sosyal desteğin “tekrar mağdur olma” (revictimization) durumuna karşı koruyucu bir faktör olarak işlev gördüğü de ortaya çıkarılmıştır.

Tedeschi ve Calhoun’un modeline göre kişiler travmatik yaşantılarının ardından üç boyutta gelişim gösterebilirler. Bu alanlar, “kendilik algısında yaşanan değişim”, “kişilerarası ilişkilerde yaşanan değişim” ve “yaşam felsefesinde yaşanan değişim” olarak ifade edilir.

Travma Sonrası Büyümenin Boyutları

Travma sonrası büyüme boyutlarının her biri; acının dönüştürücü gücüne işaret eder. Kişi bu üç alandan birinde büyüme ifade ederken, diğer alanlarda bu büyüme gerçekleşmeyebilir.

Kendilik algısında yaşanan değişim; şiddete maruz bırakılan kişinin kendini mağdur ve çaresiz olarak değil zor olaylarla baş edebilen, mücadeleci, her şeye rağmen hayatta kalan (survivor) olarak nitelemesi kendilik algısında yaşanan değişim için bir adım olmaktadır. Bu mücadelenin içinde hayatta kalan kadınlarda “Bu durumdan kurtulduysam hayattaki her türlü zorlukla baş edebilirim” düşüncesi oluşmaktadır. Kendisini, yaşadığı olayların mağduru ve çaresiz olarak değil, karşılaştığı zorluklarla başa çıkabilen, ayakları üzerinde durabilen güçlü biri olarak görmektedir. Bu eksende kişinin kendine güveninin artması ve güçlü kendilik algısı oluşması, sosyal destek kaynağı edinmek için de girişimde bulunmasını kolaylaştırmaktadır (Calhoun ve Tedeschi, 1999).

Kişilerarası ilişkilerde yaşanan değişim; travma sonrası büyüme üzerine yapılan araştırmalar stresli durumlarla başa çıkabilen kişilerin, diğerleriyle daha sağlam ve anlamlı ilişkiler geliştirdiklerini ortaya koymuşlardır. Benzer zorlu deneyimleri yaşayan insanların bir araya gelerek duygularını paylaşmaları; şefkat, merhamet duygularını güçlendirmekte ve empatik yaklaşımı ortaya çıkarmayı kolaylaştırmaktadır.

Yaşam felsefesinde değişim; yaşanan travmatik olaylar, varoluşsal deneyimin derinleşmesini de sağlayabilir. Şiddet gibi büyük bir tehditle karşılaşan kişiler hayattaki önceliklerini belirleyebilir, gerçekçi bir bakış açısı geliştirerek; ulaşılabilir amaçlar ile ulaşılamayan amaçlar arasında ayrım yapabilir, hayatta anlam bulabilirler.

Yaşanan travmatik olayın ardından, içinde bulunduğu olumsuz durumla başa çıkmaya çalışan kişi bu durumu olumluya çevirmek için kendine dair düşüncelerinde, insan ilişkilerinde ve hayata bakış açısında bir dönüşüm yaşar. Bu dönüşüm bu alanlardan birinde olabileceği gibi bir domino taşı etkisi de yaratabilir.

Peki bu büyümeyi etkileyen değişkenler nedir? Travma sonrası büyümeyi etkileyen eğitim düzeyi, başa çıkma stratejileri, yaş gibi değişkenler arasında en anlamlı ilişkinin gözlendiği alanlardan biri sosyal destek olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre travma yaşayan kişi sosyal izolasyona maruz bırakıldığı ölçüde daha az; sosyal destek aldığı, yalnız olmadığını ve kendisine destek olan arkadaşlarının varlığını hissettiği sürece, travma sonrası büyüme yaşamaya daha fazla eğilim gösterir. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele içerisinde her zaman vurgu yaptığımız kadın dayanışması, yaşadığımız travmaları aşabilme noktasında da pratik ve hayati bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır.

Bechdel’in Ölçüsündeki Cinsiyetçilik

Bechdel, sinemada cinsiyetçiliği ölçmek için uygulanan bir test. Ama filmler bu testi geçse de geçmese de sonuç aynı.

Oscar olarak bilinen Akademi Ödülleri, 24 Şubat’ta Los Angeles’ta düzenlenen bir törenle verildi. Bu yıl 91. kez verildi bu ödül, hemen hemen her yıl tartışmaları da beraberinde getirdi. Çoğu zaman ayrımcılığın ve cinsiyetçiliğin ödüllendirildiği seçimler oldu.

Bugüne dek Oscar alan filmlerin yarısından fazlası, filmlerde cinsiyet eşitsizliğini ölçmek için başvurulan bir test olan Bechdel Testi’ne göre sınıfta kalmış durumda.

Bechdel Testi, ismini, Alison Bechdel’in çizdiği ve 1985 yılında yayımlanan bir karikatürden alıyor. Karikatürde iki kadın sinemaya gitmeyi düşünüyor ama kadınlardan biri olan Mo Tesla karakteri, film seçimini yaparken 3 kurala uygun olmasına dikkat ettiğini söylüyor. Bu kurallar, karikatürde “filmde en az iki kadının olması, bu kadınların birbirleriyle konuşuyor olması ve bu konuşmanın erkekler hakkında değil başka herhangi bir konuda olması gerektiği” olarak anlatılıyor.

İşte sonradan Bechdel Testi ya da Mo Kanunu olarak isimlendirilecek olan testin kriterleri de buradan doğuyor. Yalnız ilk kural, filmdeki kadınların isimlerini bilmemiz de gerektiği şeklinde güncelleniyor ve öyle uygulanıyor.

Kadınları Erkekler Üzerinden Var Eden Filmler

Filmlerdeki kadınların durumuna ve konuşmalarına dayanarak cinsiyet eşitsizliği ile ilgili bir değerlendirme yapılıyor. Kadının aktif bir özne mi, yoksa erkekler üzerinden var olan bir nesne mi olduğu sorusuna cevap aranıyor.

Elbette yalnızca Oscar alan filmlere değil diğer filmlere de bu test uygulanıyor. Walter Hickey, 1970 ile 2013 yılları arasında çekilen ve gösterime giren 1794 filme bu testi uyguluyor ve sonuç tahmin edileceği gibi olumsuz, büyük çoğunluk bu testi geçemiyor. Beklendiği üzere Rocky, Braveheart ya da Gladiatör gibi filmlerin yanı sıra Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter da bu testi geçemeyenler arasında.

Değişik bir örnek olarak, bir korku-bilimkurgu filmi olan Alien (Yaratık) filmi Bechdel testini geçmişe benziyor. En azından filmde kahramanlardan Ripley ve Lambert yaratıklar üzerine bir konuşma yapıyorlar ve bu özellik ile testin 3 kriteri de “başarıyla” tamamlanıyor. Tabii yaratıkların erkek ya da kadın olduklarını görmezden gelerek!

Ama uzay üzerine bir başka bilim kurgu olan Star Wars (Yıldız Savaşları) filminde ise adları olan üç kadın karakter (Prenses Leia Organa, Beru ve Mon Mothma) olmasına rağmen film serisinin hiçbir bölümünde bu kadınlar kendi aralarında bir konuşma gerçekleştirmiyorlar.

Kadınlar Konuşabilseydi Savaşlar Dururdu

Benzer biçimde Yüzüklerin Efendisi filminde Arwen, Eowyn ve Galadriel isimli kadın karakterler, filmin toplam 10 saati aşan serisinde hiç birbirleriyle konuşma imkanı bulamıyorlar! Kadınların, Orta Dünya’da bir yüzük yüzünden başlayan savaşları durdurmak için bir kez olsun bir araya gelmemeleri çok anormal değil mi? Bu durum da, filmin testi geçememesinin yanı sıra senaristin ve yönetmenin de cinsiyetçilik testinden geçemediğini göstermeye yetiyor.

Avatar filminde de iki kadının birbiriyle sohbet ettiği tek sahne Neytiri ile annesinin konuştuğu sahne. Ama bu sohbet Jack üzerine olduğundan Avatar da bu testi geçmeyi başaramıyor.

Bu test sonuçları, örneğin İsveç’te, film eleştirmenlerinin film değerlendirmelerinin de vazgeçilmezi haline geliyor. Gene bu testler televizyon dizilerine de uygulanabildiğinden İsveç televizyonlarında Bechdel Testi kuşağı var ve belirli saat dilimlerinde yalnızca bu testi geçmiş film ya da dizilere yer veriliyor.

Genellikle kadın öyküleri çeken Sofia Coppola, ki kendisi Lost in Translation (Bir Konuşabilse) filmiyle En İyi Özgün Senaryo Oscar’ı da almış bir yönetmendir, İsveç’e kadar yayılan bu testi duymadığını söylüyor bir röportajında. Coppola, yönettiği The Beguiled (Kadın Affetmez) filmi her ne kadar Clint Eastwood’un 1971 yılında çektiği filmin kadın bakışından bir uyarlaması olarak takdir toplamışsa ve her ne kadar Coppola’nın hiç duymadığını söylediği Bechdel’den geçer not almış olsa da, öykünün orijinalinde ve filmin daha önceki versiyonunda yer alan siyah hizmetçi karakterine yer vermediğinden ırkçılık eleştirilerine maruz kalmıştı. Yani, bu film örneğinde olduğu gibi kadına bolca yer verilse, testi başarıyla geçmiş olsa da, hatta o filmi bir kadın çekse de, burada sistemin algısıyla hareket edilip edilmediği belirleyici oluyor.

Gerçekten de, 2008 yılında ilk Oscar alan kadın yönetmen Kathryn Bigelow, The Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) filmiyle Bechdel Testi’ni geçemediği gibi, Irak’ı işgal eden ABD’nin politikalarına uygun bir öykü ve kahraman askerler ile sistemin erkek bakışından başka bir yerde durmadığını göstermiş oldu.

1929’dan bu yana verilen Oscar’ın kime gideceğini belirleyen Akademi Jürisi, sinema sektöründe bugüne dek pek çok başarılı işler çıkarmış kadınları hep yok saydı, görmezden geldi. Aslında benzer bir test bu jüriye ve hatta sektörde çalışanlara uygulansa, çıkacak sonuç hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Elbette yalnızca Oscar değil diğer büyük festivallerde de, ödüller almış pek çok film bu testi geçemiyor. Ama işin ilginç kısmı, alternatif ya da bağımsız olarak nitelenen filmlerin çoğunda da benzer durum yaşanıyor. Bu ayrımcılığı yalnızca film endüstrisine endeksli okumak da yanıltıcı. Yani ayrımcılık ince ince her yere yayılmış, herkese sızmış durumda. Bu kadar çok tekrarlanan bu durumu kabullenmek oldukça kolaylaşıyor.

Kadınlar Filmlerde de Yaşamda da Yok Sayılıyor

Oysa Virginia Wolf’un “kadınların olmadığı, yok sayıldığı bir edebiyat ne kadar da kuru olurdu, ne Hamlet Hamlet olurdu, ne de Sheakspeare Sheakspeare” sözündeki gibi, bu durum böyle sürecek olursa filmler film olmaktan çıkacaklar; çünkü kadınların olmadığı, konuşmadığı, düşüncelerini ve duygularını paylaşmadığı hikayeler ne kadar da kuru!

Son yıllarda tacize uğrayan ya da katledilen kadınların sayısındaki artışla, televizyonlarla evlerimize, mobil cihazlarla hayatımızın her anına giren film ve dizilerdeki kadın temsilleri arasında belli bir ilişki var elbette. Filmlerde kadınlar sürekli olarak konuşmayan, repliği olmayan, arkadaşı olmayan ve hatta adı dahi olmayan karakterler olarak resmedildikçe gerçek yaşamdaki kadınların da adı siliniyor, görünmezleşiyor. Duygusuz, düşüncesiz nesnelere dönüştürülen kadın imgesi, ona yapılan saldırıların da bir gerekçesi ya da mazereti oluyor.

Bu test, filmlerdeki cinsiyet eşitsizliği meselesini çözmeye yetmiyor. Ama bu konunun en azından tartışılmaya açılmasının önemli olduğu düşüncesi de mevcut. Tabi yalnızca bu testin sonuçlarına bakarak filmleri ya da dizileri değerlendirmek bizi çoğu zaman yanlış yargılara da ulaştırabiliyor. Örneğin Disney yapımı ve kadınların hep prenses olduğu, buram buram cinsiyetçilik fışkıran filmler bu testi rahatlıkla geçiyor! Bu da aklımıza, acaba bu testi Disney destekliyor mu sorusunu getiriyor. Kim bilir!