Kentin Cinsiyeti

Edebiyattan siyasete erkeklerin, kadınlarla şehirleri özdeşleştirmesi yaygın bir davranıştır. Şehir (örneğin İstanbul, İzmir vs…) şiirlerde sevgiliye benzetilir. Ya da erkek bir komutan şehre sahip olmayı, onu fethetmeyi amaçlar. Erkeklerin kadınlarla şehirleri özdeşleştirmesinin ardında kadınları fethedilen, sahiplenilen, kazanılan bir nesne olarak görüp kendilerini de sahip, fetheden, kahraman olarak görme istekleri bulunmaktadır.

“İzmir mahallenin en güzel kızı, kim istemez ki…”; “Ben Ferhat, İzmir Şirin”; “Uyuyan bir güzel var. Bir öpücük bekliyor. Biz öpeceğiz, uyandıracağız, silkeleyeceğiz, ayağa kaldıracağız”; “Yaşadığı kentle flört etmeyen, o kenti hissetmeyen biri, o şehrin başkanı olmamalı. Çok kolay yanlış yapar. Çok kolay ihanet eder. Çok kolay terk eder. Ben öyle değilim” gibi sözler de yerel seçimlerde İzmir ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlıklarına aday olan AKP’li ve CHP’li “erkek”lerin sözleri. Gözleri kararmış bir biçimde belediyeleri kazanmak için hırslanmış bu erkekler, başkan olunca şehrin sahibi de olacaklarını sanıyorlar. Bu sözlerin söylenmesinde de cinsiyetçi devletli siyasetin, ataerkil sistemin ve iktidarın fetih siyasetinin/söylemlerinin etkisi apaçık ortada.

Tarihte Kentler ve Kadınlar

Fethetmek üzerinden olmasa bile kentleri kadınlarla özdeşletirmenin yanlış noktaları bulunmaktadır. Kentlere bu şekilde yöneltilen kadın yakıştırmalarının cinsiyetçi olmasının yanı sıra kentlerin ortaya çıkması, gelişmesi ve dünyanın genelinde hakim yerleşim alanı olmasıyla kadınların toplumsal yaşamdaki yeri arasındaki ilişkiye de değinmek gerekmektedir. Kadınlar için kentler ne anlam ifade etmektedir? Kadınlar kentin neresinde bulunmaktadır?

Tarihsel ve arkeolojik pek çok veriye dayanarak açık bir şekilde söyleyebiliriz ki kent; tarihi, felsefesi, örgütlenmesi, planlanması ve politikaları, kadınların yaşamlarından ve var oluşlarından kaynaklanan gerçeklikleri ve onların ihtiyaçlarını yok sayan, ötekileştiren ataerkil değer ve pratiklerle yüklüdür.

Siyasi, dini veya ekonomik iktidar yapılarının birer merkez haline gelmesi sonucu ortaya çıkan kentlerin, bir başka iktidar biçimi olan ataerkiyle ilişkisi apaçık ortadadır. Kentlerin ilk ortaya çıktığı dönemler sistematik iktidar yapılarının ve devletlerin ortaya çıktığı dönemlerdir ve erkekler devletli toplum yapısının etkin özneleri olmuşlardır.

Bin yıllardır iktidarlar ataerkil sistemi üretirken mekanı da ataerkil biçimde üretip planlamaktadır. Yani kent planlamasının kentin cinsiyetçi “doğa”sını yeniden üretme ve sürdürme işlevi de bulunmaktadır.

Richard Sennett’in Ten ve Taş kitabında bahsettiği gibi, Yunanlılar’ın insan vücudu anlayışı, farklı sıcaklıklara sahip vücutlar için farklı yaşam biçimleri ve farklı kent mekanlarını beraberinde getiriyordu. Bu farklar şehirde var olan cinsiyet ayrımında görülür kılınmaktaydı. Çünkü kadınların erkeklerin daha soğuk versiyonları oldukları düşünülüyordu ve kadınlar şehirde çıplak olarak boy göstermiyorlardı. Eski Yunan evlerinin yüksek duvarları ve çok az penceresi bulunmakta; evlerde odalar bir iç avlunun etrafında sıralanmaktaydı. Evin içinde adeta haremlik-selamlık sistemine benzer bir sistem hakimdi. Evli kadınlar, konukların ağırlandığı oda olan “andron”da asla görünmezler; andronda verilen içkili davetlerde sadece kadın köleler ve yabancı kadınlar bulunurdu.

Ayrıca Eski Yunan kentlerinde erkekler arası tartışma toplantılarına katılabilen ve kentin “eril mekanlar”ında bulunabilen, soylularla cinsel ilişkiye giren hetereler olmuştur. Hetere dışındaki kentli kadına, açıkça ya da üstü örtülü bir biçimde yasak olan, yasak olmasa bile girişi belli koşullara bağlı tutulan kentsel mekanlar bulunmaktadır. Bu mekanlar; tapınak, yönetim mekanları ve paraların saklandığı hazine işlevlerini gören akropolis ya da “halk” toplantılarının yapıldığı agora bölümleri olmuştur.

16. yüzyıl Avrupa kentlerinde kitaplıklara girme ayrıcalığına sahip olan kadınlar, tıpkı hetereler gibi, yalnızca saraylı seks işçileri olan kortizanlar olmuştur. O dönemde kentlerde kütüphaneler, üniversite kampüslerinin belli alanları, politika ve halk meclisleri, kulüpler, dernekler, kahvehaneler gibi alanlar kadınlara engellenmiştir.

Modern dönemde 20. yüzyıl kentleri de net bir şekilde farklılaşmış toplumsal cinsiyet rollerini yansıtan ve daha da güçlendiren bir yapıya sahip olmuştur. Kapitalizmin gelişimi ile birlikte yeni üretim biçimi kadına yüklediği rollerle ataerkil sistemi güçlendirmiştir. Kadın evin dışında, kentte başka bir mekanda da çalışmaya başlamış, mevcut kentsel yapı, kadınların ikili rolünün zorluklarını daha da ağırlaştırmıştır. Evlerin ve konut alanlarının tasarımı bütün zamanını ev yaşamını düzenlemeye ayıran bir kişi üzerinden gerçekleşmiştir. Kentsel mimari de, merkezi, erkeğin rol model olduğu ve onun ihtiyaçlarını temele alan bir biçimde uygulanmaktadır. 183 cm boyunda erkek baz alınmakta; standart bedenler ve standart cinsiyet normları üzerinden standart mekânlar oluşturulmaktadır.

Kentlerin Cinsiyetçi Yapısından Özgürlük Çıkar Mı?

Kentler, genel itibariyle, tarih boyunca toplumsal cinsiyete dayalı norm ve kimliklerin üretim, tüketim ve yeniden üretim süreçlerinde en önemli mekân olmuşlardır. Kent planları kadınların eve kapanması üzerine yapılagelmiştir. Geleneksel aile norm olarak alınır ve kent “kadının yeri evidir” anlayışıyla tasarlanmıştır. Kadınların kentin erkek bakış açısıyla oluşturulan işleyiş mekanizmasının içinde yer almadıklarını; kapitalist ekonomide veya mecliste olmalarının ise bütünlüklü bir kadın özgürlüğü yaratmadığını hatırlatmak gerekmektedir. Bu anlamda üzerinde durulması gereken nokta, kadınların “kamusal alan”a ve erkeklerin erkek siyasetinin hedefi olan kentin planlanmasında ve örgütlenmesinde daha çok katılımını sağlamak değildir.

İktidarlar tarafından üretilen ve yeniden üretilen kentlerin merkeziyetçi ve iktidarlı yapısı sebebiyle kadının özgürleşme mekanı olamayacağını hatırlatmak gerekir. Buradan elbette pastoral bir biçimde “köye geri dönüş” yaklaşımı çıkarılmamalıdır. Kadınlar ataerkil sistemi ve onunla ilişkili olan tüm iktidar biçimlerini ortadan kaldırmayı hedeflerken erk’ek (iktidarlı) kentsel mekanı da ortadan kaldırıp bedensel-düşünsel ihtiyaçlarını tam olarak karşılayacakları, düşlerini ve hayallerini gerçekleştirebilecekleri kolektif özgür yaşam alanlarını kuracaklardır.

Kadınların Özgürleştiği Yeni Bir Dünya Kuracağız / Röportaj

Yunanistan’daki Anarşist Politik Organizasyon’dan (APO) kadınlar tarafından iki yıl önce kurulan Ataerki Karşıtı Grup Ocak ayında Kadıköy 26A Mor Atölye’nin davetiyle İstanbul’daydı. APO bileşeni beş ayrı örgütlenmeden kadınlarla niçin bir kadın örgütlenmesinin ihtiyacını hissettiklerinden Yunanistan’da kadınların durumuna ve anarşist hareketin pratiklerine kadar pek çok konuya değinen bir röportaj gerçekleştirdik.

Ataerki Karşıtı Grup’un nasıl kurulduğundan biraz bahseder misiniz, özörgütlü bir anarşist kadın mücadelesine neden ihtiyaç var?

Ataerki Karşıtı Grup’u APO’nun içinde kurduk çünkü sömürülen ve baskı altında tutulan bütün ezilenlerin yanında, kadınlar olarak cinsiyet alanındaki baskıyı deneyimlemiştik.

Anarşistler olarak, baskılanmış yaşamların özgürlüğünün “aydınlanmış öncülerin” ellerinde değil ancak kendileri için eyleyecek olan ezilenlerin ellerinde olduğu fikrini savunduk. Biliyoruz ki özgürlük ne bahşedilebilir ne de hediye edilebilir ancak mücadeleyle kazanılabilir. Bu bakış açısıyla, kadınların kendilerini ataerkinin zincirlerinden özgürleştirmek için verdikleri mücadele, devlete ve kapitalist sisteme karşı toplumsal özgürlük için verilen mücadelenin bütünsel bir parçasıdır.

İki yıl önce, başlangıçtan beri öncelikli olarak dikkatli bir şekilde, küçük ama kararlı adımlarla ilerledik. Bu dönemde, Anarşist Kadınlar’la politik bağlar kurduk. Geçtiğimiz yıl İngiltere, Kolombiya, Slovenya, Şili ve New York’un aralarında bulunduğu, dünyanın farklı yerlerinden yoldaşların mesajlarıyla birlikte 8 Mart için özel olarak hazırlanan Meydan’ın kadın dayanışması için mesaj çağrısına cevap verdik. APO’nun yayınladığı “Toprak ve Özgürlük” gazetesinde de onların dayanışma mesajlarını yayınladık.

Bu süreçte karşılaştığınız zorluklar neler oldu? Anarşist mücadele içerisinden eleştirel düşüncelerle karşılaştınız mı?

Ataerki, kapitalist sistemden önce de vardı ve onun kurumsallaşması için kullanıldı. İç içe geçmiş sayısız farklı görünümünü barındırıyordu, tarihsel boyutuyla devlet ve kapitalizmin otoritesiyle olan bağından, modern versiyonu olan “ana akım feminizme” (kadınların taleplerinin otoriter sisteme katılımla denkleştirilerek kadın mücadelesinin deforme edilmesi), bu konunun kısmen ya da hatta tamamen akademik bir alana (ayrıcalıklara sınırlandırılmış bir erişimle) sıkıştırılmasıyla ezilenlerin mücadelesine karşı bir konuma geçti.

Biz anarşistlere göre, ataerki tek boyutlu değildir. Sınıfsal bir boyutu vardır; ırkçılıkla, dünyadaki kuzey-güney ayrımıyla, göç ve göçmenler meselesiyle, cinsellikle, şiddetle, kurumsal ve sosyal adaletsizliklerle vb. farklı görünüşleri vardır.

Amacımız, baskılanan ve sömürülenler için tek gerçekçi çözüm olarak ezilenlerin bu mücadele alanlarını yeniden domine etmesini sağlamak ve direnişi daha geniş bir bakış açısıyla toplumsal devrime kanalize etmek.

Batılı toplumlar kadınlar için daha liberal ya da “özgür” görünüyor olsa da biliyoruz ki kadınlar hala batı “demokrasilerinde” hiyerarşiyle, baskı ve şiddetle karşı karşıya kalıyor. Yunanistan’da kadınların ne gibi sorunlarla karşı karşıya olduğundan bahsedebilir misiniz?

Özellikle şu sıralar devlet ve kapitalizmin saldırısı Yunanistan’da devasa bir baskı ve sömürüyle devam ediyor. Şu anki durum toplumsal ve sınıfsal direnişlerle aynı zamanda süren iflas sisteminin yozlaşması ve uzun zamandır sınıfsal işbirliğini geçerek ulusal işbirliğine dönüşümü olarak özetlenebilir.

Sosyal yamyamlık iktidarlar için arzulanan bir durum. Çünkü toplumun öfkesini manipüle ediyor ve sınıf mücadelesini, dünyanın sefaletinin ve ezilenlerin süregiden yoksulluğunun gerçek sorumlularından uzakta bir yere naklediyor. Bu gerçekliğin içinde ataerki, otoriter dünyanın temel bir parçası olarak toplumu birbirine yabancılaştırıyor ve zayıflatıyor.

Bununla paralel olarak tecavüzcülerin aklanması, tecavüze karşı direnen kadınların tutsak edilmesi, HIV pozitif kadınların aşağılanması ve kapatılması, hamile kadınların işten kovulması, işyerlerinde kadınlara yönelik sömürünün artması, adaletsizliğin ve sömürünün karşısında duran kadın mücadelesine yönelen baskı ve saldırılar, binlerce göçmen kadının konsantrasyon kamplarına -korkunç koşullarda- kapatılması, kadın ve çocukların satıldığı uluslararası köle ticareti vb. sürüyor. Köle ticaretini sürdüren ve aklayanların, LGBTQI+ örgütlenmesinin eylemcisi Zak Kostopoulos/Zackie Oh’yu katledenlerin, güçlünün zayıfa karşı şiddetini yükseltenlerin, toplumsal ve sınıfsal piramitte yukarıda olanların şiddetinin cinsiyete dayalı ötekileştirme ve tacizle devam ettiğini görüyoruz.

Sonuç olarak her güne yayılan bir devrim idealiyle anarşizmi düşünüp kendimizi ve yaşamlarımızı özgürleştirmenin nasıl gerçekleşebileceği hakkındaki düşünceleriniz neler? Okurlarımıza ne söylemek istersiniz?

Mücadele edenler olarak -hem anarşist hem de kadın olarak- yapmamız gereken tek şey birbirimizle dayanışma içerisinde olmaktır; dünyanın her bir köşesinde, bütün ezilenlerle birlikte, ortak düşmanlarımıza karşı örgütlenmektir. 19. yüzyılda Amerika’daki göçmen kadınların kanlı grevlerinden İberya Devrimi’nde Mujeres Libres’li kadınlara, Chipas’taki Zapatist kadınlardan Rojava’nın ve Türkiye’nin militan kadınlarına, Arjantin’in ve Şili’nin Mapuche yerlilerinin topraklarını gasp edip yağmalayanlara karşı mücadele eden kadınlardan Standing Rock ve Black Lives Matter direnişçilerine; mücadele eden kadınlardan aldığımız ilhamla ataerki, devlet ve kapitalizmle kavga ediyoruz. Toplumsal eşitlikle; saygınlık, adalet ve özgürlükle dolu; kadınların özgürleştiği yeni bir dünya kuracağız yani toplumsal özyönetim, anarşizm ve özgürlükçü komünizmi.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Dünyanın her yerinde mücadele eden bütün kadınlarla, dayanışmayla!