Yaşasın 8Mart Yaşasın Kadınlar!

8 Mart’ta gün boyu sokaklardaydık. Kadıköy Khalkedon Meydanı’nda toplanarak gazete ve bildiri dağımımızı gerçekleştirdik. Bütün kadınlara dedik ki: “Gelin, 8 Mart Gece Yürüyüşü’nde isyanımızı birlikte haykıralım!”

Kabataş iskelesinde birçok kadınla buluşmamızın ardından birlikte Taksim’e ulaştık. Taksim “kapalı”ydı. Valilik, polis, bir bütün halinde devlet Taksim’i (sözde) bizim güvenliğimiz gerekçesiyle bize kapatmıştı. Açtık Taksim’in kapısını, biliyorduk kapatmaları korkularındandı.

Fransız Konsolosluğu’nun önünden başlayacaktı yürüyüş, polis orayı da kapatmıştı. Bir süre barikatlar zorlandı, sonra polisin binlerce kadına saldırısı başladı. Bitti mi eylem, bitmedi! Ara sokaklarda, yanyollarda saatlerce sürdü.

Anadolu yakasında oturanlarımız vapura bindi Kadıköy’e geçmek için, vapurda da sürdü coşku. Vapurdan inince bitti mi eylem, bitmedi!

Kadıköy iskeleden çarşıya, çarşıdan Bahariye Caddesi’ne çıkan sokaklara kadar ıslıklarla, zılgıtlarla,sloganlarla, isyan çığlıklarımızla sürdürdük eylemi. Şimdi 8 Mart bitti. 8 Mart bitince bitti mi mücadele, bitmedi!

8 Mart bir gündür, her gün bizimdir!

Flormar Değil Direniş Güzelleştirir/Röportaj

8 Mart yaklaşırken direnişin en güzelini ziyaret ettik. Sendikalı oldukları için işten çıkarılan ve 283 gündür patrona karşı direnen Flormar işçisi kadınlarla bir araya geldik; işten çıkarılma ve direniş sürecini konuştuk. “Güle güle dostlar, yine bekleriz” sloganıyla uğurlandığımız direniş alanındaki bütün işçilerin mücadelesini bir kez daha selamlıyor ve Flormar’ın değil direnişin güzelleştirdiği kadınlarla konuştuklarımızı sizlerle paylaşıyoruz.

İşten atılmalar nasıl başladı ve direniş süreci nasıl gelişti?

Hatice: İlk başta 12 arkadaşımızı sendikalı oldukları için işten çıkardılar, zannettiler ki onları işten çıkarınca hepimizin gözü korkar. Onların işten çıktığı hafta, onların işten çıkarılmasının da öfkesiyle, sendika üyesi olmayan arkadaşlarımıza hızlıca üyelik yaptık. O zaman daha bakanlıktan onay kağıdı gelmemişti, 1-2 gün içinde gelince hepimiz rahatladık. Sessiz geçen 2-3 haftanın ardından birkaç kişi daha işten çıkarıldık. Böyle olunca içerde kalanlar daha fazla soru sormaya başladı. Çünkü çıkarılanların işten çıkarıldığı yasa maddesi 25/2’ydi; örgüt propagandasından yüz kızartıcı suçlara kadar birçok şeyi kapsıyor bu madde.

Ayşe: Arkadaşların böyle bir maddeden dolayı işten çıkarılınca, hem şaşırıyor hem de rahatsız oluyorsun.Bu bizi kıran bir şey oldu. İçeride biz işten çıkarmalarının sebebini sürekli sorunca bu sefer toplu işten çıkarmalar başladı; 68 kişi tek seferde işten çıkarıldı. Zaten bir hafta geçmeden 132 kişi çıkarıldı.

Sizleri direnişe götüren koşullardan ve direniş sürecinden bahsettiniz. Elbette yaşanan pek çok sıkıntı tüm işçiler için ortak. Ancak işyerlerinde kadın işçiler erkeklerle kıyaslandığında farklı durumlara da maruz kalabiliyor. Flormar’da çalıştığınız süreç içerisinde bu farklılığı yaşadınız mı?

Ayşe: Tabi ki, zaten işe alınırken kadınlara evli/nişanlı mısın, evlenmeyi düşünüyor musun, hamile misin, çocuğun var mı gibi sorular soruyorlardı. Hamile kalmak iki yıl boyunca yasaktı. Sonradan öğrendik ki bu sorular erkek arkadaşlarımıza sorulmuyormuş. Ben 2007’de girdim işe, 2009’da ertesi gün hastaneye gitmek için şefimden izin alacaktım. Bana izin vermedi, sonra molaya çıktığımızda erkek arkadaşlarımızdan birisi elinde izin kağıdını sallaya sallaya geldi, ona üç gün kafa izni vermişler meğer.

Hatice: Özellikle molalarda çok sıkıntı yaşıyorduk. Biz kadınlar güdülen kısımdık. Bunu kendi ağızlarıyla söylediler. Amirlerimiz bize “Siz güdülmek istiyorsunuz” diyordu. Erkeklerin kapısı kilitlenmiyordu mesela, onlar zil çaldıktan beş dakika sonra çıkabiliyordu üretime. Ama biz daha zil çalar çalmaz gitmek zorundaydık. Bir zaman sonra molada telefonla konuşurken bile amir yanıma geldiğinde telefonu kapatma ihtiyacı hissediyordum. Biz güdülen kısımız yani, üretime götüreceksin, molaya çıkaracaksın… Erkeklere aynı muameleyi yapmıyorlar.

Ayşe: Şimdi dışarıda olduğumuzdan bunları rahatlıkla söyleyebiliyoruz ancak içerideyken böyle konuşmak imkansızdı. Ağzımızı açar açmaz “Benim sözümün üstüne söz söyleme!” denilerek kesiliyordu sözümüz. Erkek arkadaşlar telefonla arayıp işe gelmeyeceklerini söyleyebilirken biz izinlerimizi bile kullanamıyorduk.

Hatice: Evet, benim mesela hastane radevum vardı, bir hafta önceden karnım ağrımaya başladı, nasıl izin alacağımı düşünüyordum. Oysa gelmediğimiz gün zaten maaşımızdan kesiliyordu. Onlardan bir iyilik istemiyorduk, ama önce azarlanıyorduk, sonra izin veriyorlardı.

Peki hala içeride çalışan sendikalı arkadaşlarınız var mı? Onlarla bu süreçte iletişiminiz nasıl, sizi destekliyorlar mı?

Ayşe: 100 kişi var şu anda içeride. Ancak onlar sessiz bir şekilde bekliyorlar. Biz direnişe başladığımızdan beri maaşlarında, primlerinde yükselme oldu. Normalde bayramda almaları gereken parayı, şu anda patrona bağlılık payı adıyla veriyorlar işçilere. Direnişi kırmak, içeride kalan arkadaşlarımızla aramızı bozmak istiyorlar. Sürekli toplantılar alıp bizim hakkımızda sorular soruyor, bizi kötülüyorlarmış. Bunları duyuyor, öğreniyoruz. Ancak arkadaşlarımızı ses çıkarmaya ikna etmemiz çok zor. Flormar işçileri memnun ediyor ki direnişe katılmasınlar. İşçiler de memnun, çünkü şimdiye kadar yaşadıkları sıkıntıların çoğunu bu süreçte yaşamıyorlar. Onların düşüncesine göre sendika fabrikaya girerse hepimiz hakkımızı almış olacağız, tabi onlar da… Ama işe geri alınmazsak da mevcut işlerini korumak istiyorlar.

Biz de onlardan bu süreçte çok bir şey beklemiyoruz aslında. Sendikalı olduklarını belli etmesinler, bizi savunmasınlar gerekirse. Bizim için önemli olan sendika üyeliklerini çekmesinler. Üyeliğini çekmeye başlayanlar oldu.

Bu alanda nasıl zorluklar yaşıyorsunuz? Polisler ya da patron nasıl bir tutum içinde?

Hatice: Bu alan öncesinde bu şekilde değildi. Yeşil çitler yoktu, tel örgüler yoktu, patronları sigaraya çıktıklarında görebiliyorduk. Ana kapıyı da sonradan siyah paravanla kapadılar, aynı şekilde güvenlik kulübesini de. İçeriyle bağlantımızı tamamen kestiler. Direnişin soğuk günlerinde ısınmak için çadır kurmuş ve ateş yakmıştık. Polisler önce çadır kurmamızı yasakladı; sobamızı, ateşimizi söndürmek istediler. Kaymakamlık ve valilik kağıt göndermiş yasak diye. Aynı zamanda “Kaldırım patronundur” denildi, kaldırımda beklememiz de yasaklandı. Polisler her gün bizimle buraya geliyor ve biz ayrılıncaya kadar bekliyorlar.

Peki direnişinize gösterilen dayanışma ne boyutta? Burada bir gününüz nasıl geçiyor?

Hatice: Asla yalnız değiliz, hep misafirlerimiz var. Gün içinde mutlaka gelen oluyor; beraber halay çekiyor, sohbet ediyoruz. Gelenler genelde alanda böylesi bir neşeyle karşılaştıklarından hem şaşırıyor hem mutlu oluyor. 8 Mart’ta da bizleri yalnız bırakmayacağını söyleyen bir sürü kadınla şimdiden iletişim halindeyiz.

Önümüzdeki süreçte planladığınız ve yapmayı istediğiniz bir eylem var mı?

Hatice: Aslında biz en başından beri direnişimiz yalnızca fabrika önünde kalmasın istedik. Flormar mağazalarının önüne gitmek, müşterileri boykota çağırmak iyi olur diye düşünüyoruz. Ancak bir yandan da her birimizin davası sürdüğü için bu eylemler dava sürecini olumsuz etkileyebilir mi diye soru işaretleri var. Daha önce bu şekilde katıldığımız eylemler de oldu. Onun dışında röportaj yapmak için, etkinliklerde direnişi anlatmak için aramızdan farklı yerlere giden arkadaşlar oluyor. Hepsini önemsiyoruz ancak burayı da boş bırakmamak gerekiyor. O yüzden etkinliklere topluca katılmıyoruz. Burada her zaman bekleyen birileri oluyor.

8 Mart’a dair kadınlara iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Biz 283 gündür direnen emekçi kadınlar olarak, emeğe ve direnişe saygı duyan bütün kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyoruz.

Dijiseksüel: Yeni Bir Cinsel Yönelim mi Yoksa Aldatmaca mı?

Son günlerde internette dolaşan haberler, gün aşırı yayınlanan bilimsel makaleler, yayınlanan filmlerle yaklaştığı söylenen bir gerçekliğin hayatımızda yaratacağı değişiklikler üzerine konuşuluyor. Yapay zekalardan bahsediyorum. Elon Musk ve Mark Zuckerberg gibi popüler karakterlerin konuyla ilgili bahsettikleri belli başlı bazı başlıklar (pek çoğu on yıllar önce çeşitli bilim kurgu filmlerinde çok defa söylenmiş olan) bir yana, meselenin felsefi/politik bir kısmını işgal eden ve bu şekilde gündemimize giren farklı tartışmalar da söz konusu.

Dijiseksüel/Roboseksüel

Kelimenin ortaya çıkışı Manitoba Üniversitesi’nden Neil McArthur ve Wisconsin Üniversitesi’nden Markie Twist’in bir makalesine dayanıyor. Zaman içerisinde yapay zekaların ve farklı robotların hayatımıza girmesiyle yeni bir cinsel yönelimin ortaya çıkabileceğinden bahsediliyor. Gerçek insanlardan uzaklaşan ve yalnızca robotlarla ve yapay zekalarla ilişki kuran insanların yeni bir cinsel yönelim üretebileceklerine değiniliyor. 2017 yılında MIT Press’ten çıkan “Robot Seks; Etik ve Sosyal Öneriler” adlı kitabında ise Neil McArthur, meseleyi genişletiyor ve “Artık sanal seks döneminin başladığını kendimizden emin bir şekilde söyleyebiliriz” diyor.

Konu hakkında yazılıp çizilenler, yoğunluklu olarak iki ana başlıkta toplanarak değerlendiriliyor. Birinci dalga dijiseksüelllikte cinsel ihtiyaçların Tinder, Skype, Snapchat vb. dijital ortam aracılığıyla giderilmesine ilişkin tartışmalar yapılırken ikinci dalga; sanal gerçeklik, geri bildirime dayalı farklı sosyal etmenleri de içinde barındıran bir süreci öngörüyor. Sanal ortamların bir araç olarak ya da tatmin sürecinin kendisi olarak değerlendirildiği birinci dalga dijiseksüelliğe dair yazılar yayınlamış ABD’li gazeteci Emily Witt, araştırmasında yaygın bir eğilim keşfetmiş. Witt’e göre bu tür platformların kullanılması yoğunluklu olarak kişinin cinsel ihtiyaçlarını karşılayacak kişiyle karşılaşması ve süreci hızlandırması esasına dayalı. Sanal platformların bu şansı artırmasıyla ya da halihazırda kurulan ilişkiyi hızlandırmasıyla doğru orantılı olarak gün geçtikçe kullanımının da yaygınlaştığından bahsediyor. Witt, sanal ya da gerçek bunun etik bir sıkıntı yaratmadığı konusunda ikinci nesil dijiseksüellerle hemfikir.

İkinci nesil dijiseksüelliğe ilişkin konuşulanlar ise pek çok soru işaretini beraberinde getiriyor. Öncelikle söylemek gerekir ki henüz bu sürecin tamamlanması bütünsel bir gerçeklik taşımıyor. Zira cinselliğin sağlanacağı yapay zekalı robotlar üretilebilmiş değil. “Real Doll Company” gibi birkaç şirket gerçekçi robotları üretmeye çabalıyor ancak pek bir ilerleme kaydettikleri söylenemez. Bir robotu standart bir insan gibi yürümesi, hareket edebilmesi için tasarlamak robot teknolojisinin karşısındaki en büyük sorun olmayı sürdürüyor.

Gerçek Zekaların Çözemediği Sorunlara Çare Yapay Zeka Mı?

Peki ya henüz gerçekliği dahi yokken yapay zekaya sahip seks robotlarının insan cinselliğini değiştireceği yorumları ve yeni cinsel yönelim tespitleri yapmak ne anlama geliyor? Bir reklam kampanyası mı yoksa erkek egemen toplumla ilgili sorunlara ilişkin çözüm umudu mu? Belki de her ikisi birden, ancak biliyoruz ki içerdiği anlamlar itibariyle daha fazlası…

Olasılıklar üzerinden yapılan konuşmalar irade tartışmalarını gündeme getiriyor. “Robotların iradesinin tanınıp tanınamayacağı” konu hakkında akla gelen ilk tartışmalardan biri. Kanadalı astronom David Levy 2007 yılında yayınladığı “Robotlarla Aşk ve Seks” isimli kitabında, 2050 yılında robotlarla ilk evliliğin yapılabileceğini iddia ediyordu. Ama o kadar uzaklara gitmeden de buna benzer girişimlere rastlamamız mümkün. 2012 yılında Seattle’da, Angela Marie Vogel ile bir heykel arasında gerçekleşen evlilik çok gündem olmuştu. Çağrılan papazın herhangi iki insan arasındaymış gibi kıydığı nikahın ardından, üst makamların araya girmesiyle evlilik iptal edilmişti. Sonrasında Vogel’in tepkileri pek yankı uyandırmasa da “cansız bir varlıkla” evlenilebileceği hatta bunun belki toplumsal bir meşruluk kazanabileceği bile gösterilmiş oldu. Geriye irade meselesi kalıyordu, konuşamayan ve “iradesi”ni belli edemeyen bir varlıkla ilişki kuramıyoruz tamam, peki ya sözkonusu “evet” diyebilen bir varlıksa?

Bütün bunların yanında dijiseksüel kavramı terkedilmiş, depresif kişilere ya da partner bulmakta zorlananlara da başarılı bir alternatif olarak sunuluyor. Bu robotlar endüstrinin bir parçası haline gelip seri üretime geçtiğinde öncelikli tüketicilerini oluşturacak olan bu insan grubuna yapay zeka robotlar, yalnızlıklarına çare olarak sunuluyor.

Peki robotlar başka ne için kullanılabilir? Acaba insanların “kontrol edilemez” olduğu iddia edilen cinsel isteklerine, karanlık arzularına tatmin sağlayacak araçlar olabilir mi? Şiddetin cinselliğin bir parçası olarak görüldüğü, aynı şekilde deneyimlendiği ve aktarıldığı sürece bu tip soruların soruluyor olmasına da şaşmamak gerek. Kadınların erkek iktidarlar tarafından her gün katledildiği, taciz/tecavüze uğradığı bir gerçeklik içerisinde, bu eğilimleri ortadan kaldırmak yerine alternatiflerini yaratmaya çalışmak tam da erkek egemenliğinin sürdürücüsü olmak anlamına geliyor.

Hatta farklı bir pazar olarak “normal” insanlar için de bir tercih olabilmesi amacıyla robotlar; “asla sahip olunamayacak deneyimlere” ulaşmada bir araç olarak sunulmaya başladı bile. Çekilişi amacıyla böyle yorumlar yapmanın fazla olacağını kabul etmekle beraber, “Her” ya da “ExMachina” gibi filmlerle, her gün yayınlanan sansasyonel haberlerle, “bilimselliğine” vurgu yapılan çalışmalarla anlatılmak istenen nedir?

Dillendirilmeyen gerçeklik erkek egemenliğinin alt edilemeyeceğine (ya da edilmemesi gerekliliğine) ilişkin bir önkabulden başka bir şey değildir. Çünkü eğer taciz/tecavüz ve şiddet tamamen ortadan kalkarsa, bunu siyasi iradesini korumanın bir parçası olarak yapan devletin “kirli işlerini” yaptıracağı kimse kalmaz.

Yapay zekaların kurtaracağı ilişkilere, vaadettiği “farklı” deneyimlere karşı ise hayatın gerçekliğini savunmak, mücadele etme sorumluluğuyla bizi bir kez daha düşünmeye davet ediyor. Yapay zekalarla görünmez kılmaya çalışmak yerine taciz/tecavüzün kendisiyle hesaplaşmalı; onu insanlar arası ilişki biçimlerini dönüştürerek yıkmalıyız. Bu tip yeni nesil söylemleri kadın mücadelesinin temel savlarından biri olan “taciz,tecavüz ve şiddetin erkek egemenliğiyle ilişkili olduğu” savına yönelmiş bir tehdit olarak görmek gerekiyor. Kendi yaşamına, kendi ilişkilerine yabancılaşmış insana verilebilecek tek gerçekçi çözüm önerisi hayatının üzerine tekrar düşünmesi ve mücadele etmesinden geçiyor.

Queer Teori Tartışmaları(1): Kimliklerin Reddi mi Stratejik Özcülük mü?

Queer Teori Tartışmaları yazı dizimizin ilk bölümünde bu teoriyi kimliksizleşme olarak yorumlayan, buna karşı kimlikleri yapıbozuma uğratma olarak tanımlayan ve queerin özcülük/kimlik karşıtı politik duruşunu eleştirel bir bakış açısıyla ele alan düşüncelerin birkaçına yer vereceğiz.

Queer teori terimini ortaya koyan Teresa de Lauretis, araştırmalarının merkezine cinsiyet kadar ırk kavramını da koymuştu. Ancak queer teori, günümüzde var olan queer teorilerinin çok azının ırktan bahsediyor olması gerekçesiyle eleştirilir. Eleştirinin temellerinden biri de belli başlı teorisyenlerin çoğunun beyaz olmasıdır ve teorinin beyazlaştırıcı olduğunu söyleyenler vardır.

“Sabit cinsel kimlik kategorilerini reddetmeye çağrı yapan queer düşünceler, kişinin hayatta kalması için elzem olan geleneksel toplumsal kimlikleri ve toplumsal bağları göz ardı ediyormuş gibi görünüyor.” diyen queer teorisyen Cathy Cohen, queer alanındaki teorik araştırmalarda ırkın da en az toplumsal cinsiyet ve cinsellik kadar dikkatle ele alınması konusunda Lauretis’e katılıyordu. Cohen’in düşüncesinde cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılık ile ırk ve sınıf ayrımcılığı aynı şekilde ele alınmalıdır.

Queer teorisyen Gloria Anzaldua, ırk kategorilerinin, insanların tanımlanıp denetlenmesinin en önemli biçimlerinden biri olduğunu söyler ve ona göre ırk, bireylerin yaşamları için en az cinsiyet kadar belirleyici bir kimliktir.

Kimliksizleşme ya da Kimlikleri Yapıbozuma Uğratma?

Queer teorinin bilinen isimlerinden Michael Warner’a ve daha birçoklarına göre queer, “özü olmayan bir kimlik” olsa da başka birçok queer teorisyene göre kimliğin ya da özcülüğün dışlayıcı bir etkisi vardır. Butler başta olmak üzere birçoklarının karşı çıktığı da bu dışlayıcı etkidir. Bahsi geçen kimliğin kimleri temsil ettiği, kimleri dışarıda bıraktığıdır asıl sorun.

Butler siyah, beyaz, kahverengi, gey, lezbiyen, kadın, erkek vb. tanımların kullanılmasına karşı değildir ama bu tanımların kullanımında daima risklerin açığa çıktığının farkında olunması gerektiğini söylemiştir. “Siyah kadın” olmak ile “beyaz kadın” olmanın aynı şey olduğunu kabul eder. Ona göre, bu tanımların tarif ettiği kalıplar kabul edilmemelidir, sınırları silikleşmelidir yoksa mutlaka birileri dışlanır. Önerdiği tam olarak kimliksizleşme değil -kendi tabiriyle- kimlikleri yapıbozuma uğratmaktır.

“Stratejik Özcülük”

Eleştirel queer teorisyen Gayatri Chakravort Spivak ise -sadece ırksal olarak değil- her türlü gerekçeyle marjinalleştirilmiş grupların zaman zaman kendilerini özselleştirmelerinin geçici bir avantaj sağlayabileceği düşüncesine dayanarak “stratejik özcülük” kavramını geliştirmiştir. Ortaya çıkışının ardından “post” teorilerde sıkça kullanılmaya başlayan stratejik özcülük, grupların içindeki bireyler arasında farklılıklar ve anlaşmazlıklar olsa da amaçlarına ulaşmak ya da asimilasyonu engellemek için bazen grup kimliklerinin öne çıkarılabileceğini, özselleşmenin bir yöntem olabileceğini anlatır. Spivak bu kavramın ortaya çıkışından bu yana özcülüğü destekler gibi kullanılmaması gerektiğini vurgulamıştır.

Spivak, günümüzde her kimliğin yapısının radikal bir şekilde yeniden çözümlenebileceğini; bu kimliklerin özcülüğünün apaçık hayal ürünü olduğu gerçeğinin farkındalığındadır. Hayal ürünü de olsa dünya hala bu özcü kimliklerle dönüyorken gerçek değişimler ortaya koymak amacıyla politik bir çıkar için stratejik olarak kullanmayı önermiştir.

Stratejik özcülük sabit kimlikleri yeniden tartıştırmıştır. Alan Sinfield, kimlik politikaları temelinde yapılan LGBTİ hakları kampanyalarının “kazanım”larından bahsederek belki de kullanılabileceklerini; Elizabeth Grosz ve bazı başka teorisyenler ise politik olarak “kazanım” isteniyorsa hem kimlik hem de queer politikasının kullanılması gerektiğini iddia eder.

Gayatri Spivak’ın 1988’te yazdığı “Madun Konuşabilir mi?” kitabındaki “kahverengi kadınları kahverengi adamlardan koruyan beyaz erkekler” tespitini bir adım öteye taşıyan ve kendisini kahverengi queer bir feminist olarak tanımlayan Sara Ahmed “kahverengi kadınları kahverengi adamlardan koruyan beyaz kadınlar”dan bahsederek hakim feminist algıyı eleştirir. Spivak’ın kavramı bu noktada girer devreye; kahverengi kadınları kahverengi ya da beyaz adamlardan korumanın kahverengi kadınlar tarafından gerçekleştirilmesinin mümkün olduğunu savunur. Meydan Gazetesi’nin 7. sayısında “Hindistan’ın Pembe Giymiş Kadınları: Gulabi Çetesi” başlıklı yazıda anlatılan Gulabi Çetesi, Spivak’ın önerdiğine; madunlar için stratejik özcülüğe örnek verdiği bir örgütlenme modelidir. (Spivak madun kavramıyla “yurttaşlık yapılarına erişimi olmayan kişi”yi kasteder.)

Ataerkil Ritüeller (1): Sünnet

Kadınlar hep masallarda anlatıldığı gibi prensler tarafından kurtarılmadı. İnsan soyunun ağaçlardan inip yaşamını iki ayak üzerinde sürdürmeye başladığı zamanlarda bile kadınlar, doğurganlığıyla ayrıcalıklı bir konumdaydı. Yaşamı temsil eden birer tanrıçaydı kadın. Doğayı, bereketi, toprağı, canlılığı ve verimliliği simgelerdi. Topluluğun ihtiyaçlarının temininde ve adaletli bir biçimde dağıtılmasında söz sahibiydi.

Cinsiyet ayrımı olmadan yaşanan binlerce yılın ardından ne zaman ki merkezi iktidarlar toplumsal yaşamı kontrol etmeye ve üretim ilişkilerini yönlendirmeye başladı; kadın da toplumdaki konumunu yitirdi, erkeğin boyunduruğu altına alındı. Bereket Tanrıçası Kibele de yerini Bereket Tanrısı’na bıraktı. Yunan mitolojisinde Dionysos ile Afrodit’in oğlu olan Bereket Tanrısı Priapos, Roma uygarlığında fiziki aşkın ve erkekliğin sembolü oldu.

Peki erkeklik ne? Çağlar boyunca erkeklik savaşlarla, kahramanlıklarla eş tutulmuş. Toplumdan topluma küçük farklılıklar taşısa da genelde “zayıf” olan kadının koruyucusu ve aşığı, “güçlü” olan devletin bekası için savaşan bir askeri, “yüce” tanrının sadık bir kulu olarak anılır erkek. “Namus” ve “şeref” ile anılır.

Ama erkeğin erkekliğini kanıtlaması şartıyla. Çıktığı avdan iyi bir avla dönecek! Eşine karşı iktidar olacak, kanlı çarşafı getirecek!

Çocukluktan erkekliğe geçişte de sünnet olacak. “Oldu da bitti” denecek!

Sünnet’in Kökeni

Sünnetin ataerkil dönem öncesinde Afrika kıtasında ana tanrıçaya adak adamak için toplanan erkeklerin cinsel organlarını keserek sunağa atmasıyla başladığı düşünülüyor. Bu gelenek Hititlerde, Azteklerde, İbraniler ve Fenikelilerde, Sümerlerde ve eski Mısır’da da sürer. Eski Mısır’da toplumsal statü belirlemek için bir araca dönüşür ve yalnızca tutsaklara ve kölelere uygulanır. Ayrıca kesme işleminde de değişikliğe gidilerek yalnızca penisin ucu kesilir. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan mumya ve mezar kalıntılarında bu değişiklik çok net olarak görülmektedir.

Firavunun sarayında bir soylu olarak doğan Musa -ki soylu olduğu için sünnet olmamıştı- kendisine inananları, tanrının vaat ettiği topraklara erişmek için tanrıyla bir anlaşma yapmaya ve anlaşmanın işareti olarak da sünnet olma geleneğini yahudilere taşır. Bu durum yahudilerin kendilerini seçilmiş olarak görmelerine yol açar.

Yahudilikte Lilith ile ilgili anlatılara da rastlanır. Bütün kötülüklerin anası kabul edilen Lilith’in sünnetli erkeklere dokunamadığı düşüncesi, yeni doğan erkek çocukların 8. günde sünnet edilmesinin gerekçesine temel yapılmıştır. Ayrıca sünnetin mastürbasyonu önlediği ve şeytan olarak kabul edilen Lilith’in çocuklarının doğmasına engel olduğu inancı bugün bile mevcuttur.

Hristiyanlıkta İsa sünnetlidir ama onun getirdiği din sünnetli olmayı emretmez. Hristiyanlığın ilk zamanlarında din büyüklerinin yaptığı bir tartışmada “kurtuluş için tanrısal hukuka bağlı olmanın gerekmediği” kararı alınınca bu hukukun bir parçası olan sünnet de İsa’ya inananlar için şart olmaktan çıkar.

İslamiyette ise sünnet, peygamberin söz ve davranışlarına verilen bir isim aynı zamanda. Muhammed’in sünnet olup olmadığı net olmamakla birlikte ve bu yönde dini bir emir olmamasına rağmen sünnet olmak, bu dine inananlar için olduğu kadar bu dinin yayıldığı topraklardaki her erkek için zorunlu hale gelmiştir. Sünnet olmayan müslüman bir erkek düşünülemez!

Erkekliğin Olmazsa Olmazı!

Peki nasıl oldu da ana tanrıçaya adak adamakla başlayan ve farklı dinlerde farklı uygulamalarla gerekli dahi bulunmayan sünnet bizim coğrafyamızda erkekliğin vazgeçilmezi halini aldı?

Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar yayılan ve Batı’nın “barbar”, kendisinin ise “savaşçı” diye nam saldığı bir toplum elbetteki militarist davranış kalıplarıyla hareket edecektir. Başta her zaman ulu bir hakan ya da sultan ve onun altında sorgusuz sualsiz uygulayıcı teba. Günümüzde de reis ya da başkan ve yine devletin bekası için kurşun yiyen ya da kurşun atanlar… Bütün bu motivasyonu eksiksiz sürdürmek, savaşan insanların -ki bunlar yalnızca ve yalnızca erkeklerdir- sefere, cenge, harbe gidişlerini, ardından da gazi ya da şehit oluşlarını normalleştirmek gereklidir. İşte erkekliğe ilk adım atmak olarak lanse edilen sünnet ve bunun seremonisi hiç sorgulanmadan tekrarlandıkça hem süregiden erkek egemen anlayışa bir çivi daha çakmakta hem de sünnet edileni bir sonraki büyük seremoniye, askerliğe geçişe hazırlamakta.

Sünnet, bu topraklarda kanunen zorunlu; dinen de farz olmadığı halde toplumsal olarak öyle kuvvetli bir karşılık bulur ki kendine göre bir ritüel olmanın çok ötesinde erkeğin ve ailesinin sonraki yaşamını belirleyen bir hal alır. Kişi günümüzdeki adıyla söylersek mahalle baskısı yüzünden evlenemez bile. Alay ve utanç konusu olur.

Oysa sünnet olan erkek çocuk böylesi bir yaptırımla karşılaşmadığı gibi aksine ilgi ve övgü ile karşılanır. Çocuk, “pipi”sini rahatlıkla gösterebilme meşruluğunu edinir. Ailesi bunu, onur ve gurur kaynağı görür.

Vücut Bütünlüğüne Saldırı

Sünnet, çoğu zaman sağlık ya da hijyen gibi gerekçelerle savunulmaya çalışılsa da günümüzde birçok ülkede tartışıldığı gibi “kişinin vücut bütünlüğüne bir saldırı”dır. Penis üzerindeki derinin kesilip atılması olan sünnet en başta doğal olana bir müdahale anlamını taşır. Oysa regl, doğal bir döngü olmasına rağmen ayıp sayılmakta, gizlenmekte, konuşulması bile istenmemektedir. Bu bile sünnetin cinsiyetçi bir ritüel olduğunu bariz bir şekilde göstermektedir.

Vücut bütünlüğüne saldırı konusunda bir mahkeme kararı tartışmayı alevlendirdi. Almanya’nın Köln şehrinde görülen bir dava sonucunda mahkeme, din kaynaklı erkek sünnetini “beden yaralaması” olarak tanımladı. Bu karar, ülke içinde olduğu kadar ülke dışında yaşayan müslüman ve yahudilerde “infial” uyandırdı. Öyleki bu kararın din düşmanlığı yaptığını düşünenlerin sayısı hiç de az değil.

Sünnet Şeytani Arzuları Törpülüyor!

Benzer bir düşünceyle yola çıkan İzlanda, sünneti ülke içinde komple yasaklamayı hedefliyor. Kaygı Almanya’dakine benzer. Çocuğun haklarının, dini haklardan önde geldiğini düşünen İzlanda meclisine seçmen de destek verirken bir tek dini kesimlerden tepki geldi “doğal” olarak!

Sünnet için yapılan müdahalenin kişinin cinsel arzusunda belirli bir azalmaya yol açtığı ile ilgili yapılan araştırmalar sünnetin bu “şeytani” arzuları törpülemek için din büyüklerince uygulatıldığını da düşündürmektedir. Bazı coğrafyalarda bugün hala uygulanan ve pek çok kadının kan kaybından ölümüne yol açan kadın sünneti de böyle bir dini amaç taşımaktadır.

Sünnetin şeytanla ilişkilendirilmesi yalnızca din otoritelerinin değil zaman zaman devlet yetkililerin ve siyasetçilerin de başvurduğu bir yöntem. Devlet, başta Kürt özgürlük mücadelesi olmak üzere tüm toplumsal muhalefeti halkın gözünde zayıf ve güçsüz göstermek, aşağılamak ve değersizleştirmek için katlettiği devrimcilerin sünnetsiz olduğu şeklinde haberler servis etmekte, bu yönde açıklamalarda ve beyanlarda bulunmaktadir. Böylece sünnet, devletin en yüksek makamınca da savunulmakta; sünnet olmama durumu ise “resmen” kötülenmektedir.

Bu ve benzeri söylemlerle devlet iktidarı, erkeğin “iktidar” olması için erkek, erkek olması içinse sünnet olması gerekliliğini yineler durur.

Sünnet Lobisi

Sünnet derisinin kimi cilt hastalıklarında ve estetik amaçlı sağlık sektöründe kullanıldığını da düşünürsek bir “sünnet lobisi”nden de söz edilebilir. Her sünnet sünnet derisi, her sünnet derisi de para demek diye düşünen şirketler sünnetin sağlıklı olduğuna dair zaman zaman sağlık kuruluşlarının araştırma sonuçlarını paylaşıyorlar. Elbette bu araştırma sonuçları kesin bir bilgi taşımıyor ama bu tür açıklamalar defalarca yinelendiğinde sünnet olunması yolunda bir etki yapıyor ister istemez. Günümüzde ABD’de sağlık amaçlı sünnetlerin oldukça yaygın olmasının bir nedeni de bu.

İster sünnetli ister sünnetsiz olsun, erkekler bu ataerkil, bu cinsiyetçi sistem sürdüğü sürece kadınlar üzerindeki iktidarlarını sürdürmeye devam edecekler. Bu iktidar, erkeklere kadınları taciz etme, onlara tecavüz etme ve hatta katletme meşruluğunu sağlıyor. “Erkekliğime laf etti” demesi erkeğin yüksek ceza almasının da önüne geçebiliyor. Bu noktada devlet de erkekle aynı tarafta. Dinler açısından da durum farketmiyor. Hristiyan, yahudi veya müslüman ağırlıklı olup olmadığı fark etmeksizin neresi olursa olsun kadınlara yönelik şiddet hız kesmeden devam ediyor; erkeğin “pipi”sinin sünnetli olup olmaması fark etmiyor.

Erkekler Farkında Mı?

Devletlerin, dinlerin ve kapitalizmin kıskacında kalan kadınlar olarak farkındalıklarımızı geliştirip onların zorlamalarına karşı mücadele yürütüyoruz. Ama erkekler sistemin iktidarını kendi bedenleri üzerinden yeniden yeniden var ettiklerinin farkına varmadıkça ve hatta paylaştıkları iktidar onlara tatmin de sağladıkça bu durumun değişmesi için bir çabaya girişmiyorlar. Cinsiyetçiliğin ve ataerkinin ortadan kalkması kadınların yanı sıra elbette erkekleri de özgürleştirecek. Sünnet ile ilgili yapılan tartışmalar bunun için değerli.

Luce Fabbri

2000 yılında, 92 yaşında yaşamını yitirdiğinde 20. yüzyıl anarşizmine büyük harflerle kazımıştı ismini. Hem militanlığı hem de ahlaki ve siyasi düşünce ve kavrayış tekniğiyle La Protesta’ya yazdığı yazılarla, Rivoluziona Libertoria dergisindeki makaleleriyle anarşist külliyata büyük bir miras bıraktı.

Yaşamı çoğunlukla 20li yaşlarında terk ettiği İtalya’nın dışında geçti. Ailesiyle birlikte faşizmden kaçtığı bir sürgündü bu. Uruguay kendi toprakları gibi olmuştu. Ve bunu yazdıklarında ve yürüttüğü siyasi faaliyetlerde hissettirdi çoğunlukla.

Ünlü anarşist militan ve teorisyen Luigi Fabbri ve Bianca Sbriccoli’nin ilk çocuğu olarak 1908’de dünyaya geldi. Ailesinden dolayı kültürel ve sosyal anlamda oldukça özgürlükçü bir ortamda yetişti. Öyleki evlerinde düzenlenen toplantılara Errico Malatesta da geliyordu ve onu büyükbabası gibi görüyordu- anılarında bu şekilde anlatıyor-. Büyüdükçe fikirleri gelişmeye başladı. Dayanışma, insancıllık, özgür aşk ve toplumsal ilişkilerde adalet üzerinden şekillendirdiği fikirleriyle doğal bir şekilde, kendiliğinde anarşist oldu. Böylelikle annesinin, babasının ve büyükbabasının -Errico Malatesta- izinden gitmiş oldu.

Virgilia D’Andrea

Malatesta’nın İtalya’da yarattığı geleneğin sürdürücülerinden olan Virgilia D’Andrea Güney İtalya’da, Sulmona’da dünyaya geldi. Genç yaşta ailesini kaybetti ve Katolik bir kurumda öğretmen olmak için eğitim almaya başladı. Ancak kariyerine öğretmen olarak devam etmek istemiyordu. Ve kendine yepyeni bir kariyer yarattı. Toplumsal mücadelede kendini güçlü bir şair, kararlı bir öğretmen ve pes etmez bir savaşçı olarak buldu.

Kapitalizmin köleliğinden sıyrılmak isteyen insanların mücadelesini yazdı şiirlerinde. Devlete, dine, eğitime karşı söyledi sözlerini; alanlarda, meydanlarda.

1910’lu yıllarda, Dünya Savaşının sürdüğü esnada toplumsal muhalefette meydana gelen yükselmeyle birlikte pek çok arazi, tarla işçiler ve köylüler tarafından ele geçirildi. Fabrika ve atölyelerin tamamına halk el koymuştu bile. Herkes toplumsal devrime yürüdüklerini düşünürken İtalya’da faşizm yükselmeye başladı. Virgilia için sonuç ise tecrit, hapis ve sürgün oldu. İtalya ve Almanya devletinin yakınlaştığı dönemde Paris’e gitti ve orada Veglia adlı bir dergi çıkarmaya başladı. Sacco ve Vanzetti için büyük kampanyalar örgütledi. Ancak Mussolini, burada da Virgilia’dan rahatsızdı. Böylelikle Fransız Hükumetini kışkırttı ve sınırdışı edilmesine yol açtı. Tam da o esnada yoldaşları onu Birleşik Devletlere davet etti. Kalemini kılıç gibi kullanan Virgilia D’Andrea, şiirlerini “Torento” adlı koleksiyonunda topladı. İktidarlara meydan okuyan ve tüm hayatını anarşist mücadeleye adayan D’Andrea yaşamını yitirdiğinde, hem kendi yapıtları hem de ardından yayımlanan onlarca metinle anıldı.

Faşizme Karşı Anarşist Bir Kadın: Pepita Carpena

Gerçek ismi Josefa Carpena-Amat olan 1919 Barcelona doğumlu Carpena, anarşist tarih içerisinde “Pepita” olarak bilinir. Babası CNT üyesi olan Carpena, 14 yaşındayken CNT’nin Metal İşçileri Sendikası’na örgütlenmiş; sonrasında ise FIJL’ye (Özgürlükçü Gençlik Federasyonu) dahil olmuştur. Burada Anselmo Lorenzo ve Mikhail Bakunin okumaya başlayan Carpena, İberya Devrimi sürecinde kurulan Mujeres Libres’in üyesi olmuştur.

Pilar Grangel, Carpena’yı Nisan 1936’da kurulan Mujeres Libres’e davet ettikten sonra Carpena kadın mücadelesi içinde daha etkin olmaya başlamıştır. Aynı zamanda, cephede kullanılmak üzere el bombası imal eden bir fabrikada çalışmaya da başlayan Carpena, Mujeres Libres’in bölgesel komitesinde ve propaganda sekreterliğinde çalışmıştır.

1939’la beraber başlayan faşist baskıyla birlikte Carpena da on binlerce göçmenle beraber Marsilya’ya göç etmiştir. Burada Rus anarşist Voline ile tanışan Carpena, Marsilya’da CNT ve FIJL’nin yeniden yapılanma sürecine katılmış; CNT içerisindeki reformistlere muhalefetiyle bilinmiştir. Bu dönemde Carpena’nın yakın yoldaşlarından olan Raul Carballeira İspanya’ya dönmüş ancak 1945’te Franco’nun polisleri tarafından Barcelona’da katledilmiştir.

“De Toda la vida in Castilian” başlığı altında, Nisan 1992’den Haziran 1993’e kadar olan hatıralarını yazan Carpena’nın kaleme aldıkları, 2000’lerde Fransızca basımıyla yayınlanmıştır. Daha sonra, “Mujeres Libres” ve “Luchadoras Libertarias” isimli iki çalışması daha yayınlanan Pepita Carpena, 1979’dan itibaren Uluslararası Anarşizm Çalışmaları Merkezi’nin (CIRA) Marsilya şubesindeki çalışmalara katılmış; 1988’den 1999’a kadar CIRA-Marsilya’nın koordinatörlüğünü yapmıştır.

Cenit, CNT, Le Combat Syndicaliste, Ideas-Orto ve Solidaridad Obrera isimli gazetelere birçok makale yazan Carpena’nın, feminizm/post-feminizm tartışmalarını yazdığı bir çalışması da vardır.

“Toda de Vida ve Un Autre Futur” gibi, anarşistler üzerine yapılmış birçok belgeselde yer alan Pepita Carpena, 8 Haziran 2005’te Marsilya’da yaşamını yitirmiştir.

Patronların Korkulu Rüyası: Marie Ganz

1891 yılında Ukrayna’da doğan Marie Ganz’ın işçiliği, henüz sekiz yaşında başlamıştır. 13 yaşına geldiğinde tam zamanlı kuryelik işine başlayan Ganz, akabinde okulu bırakmıştır.

Çocukluğundan itibaren bir işçi olarak yaşadığı baskıya ve sömürüye karşı mücadele etmeyi seçen Ganz, dönemin en zengin patronu olan John D. Rockefeller’a yönelik bir suikast girişimiyle, anarşist tarihe ismini kazımıştır. 1863’te kurulan ve Amerika’nın ilk petrol rafinerisi olan Standard Oil’in patronu John D. Rockefeller’ın, Ludlow’da katledilen kadın ve çocukların katili olduğunu söyleyen Marie Ganz, bu katliamın hesabını sormayı kafasına koymuş ve Rockefeller’ı sahibi olduğu fabrikanın Manhattan’daki binası önünde vurmaya çalışmıştır.

Marie Ganz, bu girişimin ardından tutuklansa da, yaptığı eylemi tüm inancıyla sahiplenmiştir. Suikast girişiminin ardından yaşanan yargılama sürecinde mahkemenin “Suçlamaları reddedecek misin” sorusu karşısında Ganz’ın verdiği “O’nu öldürmek suç değil, bu cesaretin ve adaletin başarısı olurdu” cevabı, tarihe adını kazıyan bu anarşist kadının, sömürüye karşı verdiği mücadelesindeki inancının timsali olmuştur.

Ganz, çeşitli toplantılarda ve eylemlerde gerçekleştirdiği konuşmalar, içinde bulunduğu toplumu mücadele etmeye çağıran beyanları sebebiyle, 1917’de yaşanan Kıtlık İsyanları esnasında tutuklanmıştır.

International Workers of the World(Wobblies)’den etkilenen ve 1905’te başlayıp 1. Dünya Savaşı boyunca yükselen anarko sendikalist dalgadan esinlenen Yahudi anarşistlerden birisi olan Marie Ganz, 1968 yılında New York’ta yaşamını yitirmiştir.

Erkek Şiddetine Karşı Koyan Bir Kadın: He Zhen

1884 yılında doğan ve 20. Yüzyıl Çin anarşizminin önemli isimlerinden olan anarşist kadın He Zhen; özellikle anarşist yayınlarda yayınlanan, erkek iktidarını eleştirdiği yazılarıyla bilinir. Zhen, toplumsal bir devrimin, kadın özgürleşmesinden yoksun bir şekilde olamayacağını vurgulamıştır.

1904’te Tokyo’ya taşındıktan sonra, anarşist bir örgüt içerisinde hareket etmeye başlayan He Zhen, 1907-1908 yılları arasında yayınlanan anarşist gazete Tianyee’nin (Doğal Adalet) çalışmaları içerisinde yer almış; ardından, Paris’te de yayınlanan Xin Shiji (Yeni Yüzyıl) isimli anarşist gazete de yazmaya başlamıştır. He Zhen, aynı zamanda, erkek şiddetine karşı, kapitalistlere karşı ve kadını baskılayan geleneklere karşı şiddet kullanımının bir direniş yöntemi olduğunu savunan Nuzi Fquan Hui (Kadın Hakları Derneği)’nin kurucusu olmuştur.

Tianyee gazetesinde yayınlanan “Kadının Özgürlüğü Üzerine”, “Kadının Emeği Üzerine”, “Ekonomik Devrim ve Kadın Devrimi”, “Feminist Antimilitarizm” ve “Feminist Manifesto” yazılarıyla erkek iktidarının farklı boyutlarını eleştiren ve kadın özgürlüğünün tüm bu başlıklarla olan ilişkisini ısrarlı bir şekilde vurgulayan He Zhen, 1920 yılında yaşamını yitirmiştir.